Dizi Notu:
Okul için hazırlamıştım bu ödevi. Mümtaz’er Türköne gibi adamların Yeniçerileri -vesayet tartışmaları çevresinde- TSK ile paralel düşünmesi ve böyle sunması beni deli gibi gıcık ettiğinden burada paylaşayım dedim. Düzenlemeye ve genişletmeye üşendiğim için teslim tarihine iki gün kala hazırlanmış bu ödevi hiç değiştirmeden koyuyorum. Bu haliyle bile sığ TSK-Yeniçeri eşleştirmelerine alternatif bir bakış açısı sunabilir diye düşünüyorum. Typolar ve düşük cümleler için şimdiden özür dileyeyim.
2. Bölüm: Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü
Mehmet Mert Sunar, Yeniçeriler hakkındaki doktora tezinde, 17. ve 18. yüzyıl yeniçerilerinin Kanuni Sultan Süleyman’ı Ocaklarının kurucusu olarak kabul ettiklerini gösteren birçok delil olduğunu belirterek, gerçekte Ocağın kuruluşunun 1. Murat dönemine denk geldiğini hatırlatır ve bu durumun nedenini sorgular. Ona göre bu durumu “temelsiz efsaneler” ve “yeniçerilerin tarihini yeniden inşa etme çabası” olarak geçiştirmek hata olacaktır. Meselenin derinliğine incelenmesi gerektiğini de belirterek, bu durumun nedeninin I. Süleyman döneminde Ocağın yaşadığı radikal dönüşümün bir işareti olarak görülebileceğini söyler.[1]
Gerçekten de Kanuni döneminin sonlarından itibaren Ocağın yaşamaya başladığı dönüşüm dikkat çekicidir. 1550’lerde sayıları 13.000 olan Yeniçerilerin sayısı 1600’lü yıllarda 38.000’e kadar yükselmiştir.[2] Bu sayıların Prut ve Mora seferlerinde 100.000i aştığını da not etmek gerekir.[3] Görülüyor ki Yeniçeri nüfusu sürekli olarak artmaktadır. Bu durumu nasıl açıklamak gerekir? Yeniçeri sayısındaki bu belirgin sıçramanın nedenleri nelerdir? Gerekli insan kaynağı nasıl sağlanmıştır? Sonuçları ne olmuştur?
Avrupa içlerine kadar ilerlemesini sürdüren Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana kapılarına dayanışına paralel olarak Avrupa devletlerinin ordularında çeşitli transformasyonlar yaşanmış, ateşli silahlar yeni teknolojilerle öne çıkmış ve orduların düzeninde bu silahları kullanan piyadelerin önemi artmıştı. Rakiplerinin askeri yapıları bu yönde değişirken Osmanlı ordusu da duruma uyum sağlamak zorundaydı. Böylece devletin temel piyade ordusu olan Yeniçeri Ocağı’na kayıtlar hızlandı. Devşirme 1702 yılında kadar devam ettiyse de Ocağın yeni insan kaynağını artık; Anadolulu, genç, topraksız, şehre göç etmiş erkek nüfusu karşılamaya başladı. Yeniçerilerin ve ücretli askerlerin(sekban) nüfusları artarken dönem dönem de nefir-i amm (gönüllü asker) birlikleri öne çıktı. Buna karşılık Kapıkulu Sipahileri ve Tımarlı Sipahilerin ordu içindeki yerleri sürekli olarak geriledi.
Ancak bunlar olurken Osmanlı İmparatorluğu kendisini derin bir paradoksun içinde buldu. Askeri koşullar düzenli veya seferlik maaş alan piyade askerlerin varlığını zorunlu kılarken Osmanlı ekonomisi sürekli gerilemeyi sürdürdü. Tımar sistemi çökerken iltizam ve malikânelerin sayıları arttı. Devlet gelirlerini artırmak için avarız, imdad-ı sefer, imdad-ı hazar gibi yeni vergiler getirerek elde bulundurulması gereken askeri gücü finanse etmeğe çalıştıysa da Yeniçerilerin ve sekbanların maaşlarını ödemekte sürekli güçlük çekti.
Atlantik ekonomisi üzerinden akan altın ve gümüşün yarattığı enflasyonist baskı, hem devletin vergi gelirlerini hem de paranın değerinin düşmesini beraberinde getirdi. Devlet paradaki gümüş miktarını düşürerek bu soruna bir çözüm üretmeye çalıştı ancak bu da paranın alım gücünün düşmesine sebep oldu. Bu durum Yeniçerilerin –zaten genelde gecikmeli olarak ödenen- maaşlarıyla geçinebilmesini imkânsız hale getirdi. (1) Artan piyade ihtiyacıyla devşirme dışı Ocağa girişler ve (2) paranın alım gücünün düşmesine paralel olarak artmayan ve yetersiz kalan Yeniçeri maaşları sonucu Ocak üyelerinin sadece askerlikle uğraştıkları ‘ideal’ portre ortadan kalktı. Osmanlı tarihçiliğinde “bozulma”, “çürüme” diye adlandırılan bu esnaflaşma süreci, esasında Yeniçerilerin hayatlarını idame etme çabasından ve çeşitli esnaf gruplarının Yeniçerilik avantajlarından faydalanmaya çalışmasından başka bir şey değildi.
Yeniçerilerin esamelerini satmaya başlamaları, Yeniçeri ayrıcalıklarından faydalanmak isteyen grupları da Ocağın üyesi, en azından destekçisi durumuna getirdi. Bu esamelerden çokça elinde bulunduran Osmanlı uleması da, esameleri sayesinde kazandıklarını korumak üzere uzunca yıllar Yeniçerilerin müttefiki oldu.[4] Anadolu’dan gelmiş, işsiz gençler de çeşitli cemaatlerden güçlü Yeniçerilerin yanına yamak/taslakçı olarak girmişlerdi.
Tüm bu gelişmeler Yeniçeri hüviyetinin tamamen yeni bir boyuta ulaşmasını sağladı. Özellikle Bektaşilik bağlarıyla yoldaşlık metafiziklerini kuran Yeniçeriler, sosyo-ekonomik hayatta da hızla önemli pozisyonlar elde edip, şehir hayatına kritik bir parçası oldular. Geniş yelpazeli ilişkiler ağı kurdular. Böylece Osmanlı siyasetindeki rolleri de değişti.
Tarihçilerin genel kanısı Yeniçerilerin esnaflığı beceri ve uzmanlık gerektirmeyen, vasıfsız emekle yapılacak işlerle sınırlı olduğu yönündeydi. Ancak güncel çalışmalar bu kanıyı yalanlıyor. Bu çalışmalar sayesinde, her ne kadar hamallık, kayıkçılık, amelelik vb. gibi beceri gerektirmeyen işlerde Yeniçerilerin büyük etkinliğinin olduğunu bilsek de, alt-orta ve üst seviyeli esnaflık, tüccarlık, gerek loncaya bağlı gerek bağımsız zanaatkârlık ve kredi/borç para sağlama işlerinin Yeniçeriler tarafından yapıldığını da görüyoruz.
Örneğin 1802 yılına ait bir kayıt İstanbul’da 6,500 kayıkçı olduğunu, bunların 5,151sinin Müslüman, Müslüman kayıkçıların 2,063’ünün de askeri unvanlar taşıdığını gösteriyor.[5] Bu bilginin sadece kayıtta askeri unvanı olarak yazılanları tespit edebilmemizi sağladığını, ve başka (efendi vs) unvanlarla kaydedilen Yeniçerilerin de olabileceğini düşünürsek 1802 yılı İstanbul’unda her 3 kayıkçıdan en az 1’inin Yeniçeri olduğunu söylemek gayet mantıklı olur. Kayıkçılar örneğinde görülen Yeniçeri ağırlığı İstanbul’un bütün taşıma işlerinde de kendini gösterir. İstanbul’un kayıkçıları, hamalları vs. ya Yeniçeridir ya da taslakçı, çırak vs.dir.
Sunar’ın Yeniçeri Kalemi Defterleri üzerine yaptığı çalışmada gösterdiği rakamlar dikkat çekicidir. Buna göre 96. cemaat’in 1815/16 kaydında esamesi bulunan 1,297 Yeniçeri’den 483’ünün aynı zamanda çeşitli esnaf unvanlarına sahip olduğu görülmektedir.[6] Elinde 44 esame bulunduran Civelek Ahmed Ağa’da bu cemaate ait kayıtlardan çıkan bir diğer önemli detaydır. Bu durum Yeniçeri esamelerinin bir tür yatırım aracı işlevi gördüğünü de gösteriyor. Sepetçi esnafından olan Civelek Ahmed Aga elinde bu kadar esame bulundurmak suretiyle bir taraftan Yeniçeriliğin getirdiği vergi mükellefiyetlikleri gibi ayrıcalıklardan faydalanırken diğer taraftan da Yeniçerilikle doğrudan organik bir bağ kurup çıkarlarını korumak için büyük faydasını göreceği bir ilişkiler ağının parçası oluyordu.
İnşaat sektörü iste Yeniçerilerin en aktif olduğu alanlardandı. Bu sektörde tekellerini kuran Yeniçeriler tepki de çekiyorlardı. Tekel kurmanın rahatlığıyla daha az çalışıp, daha çok ücret talep eden Yeniçeriler, inşaat sahibinin gerekli malzemeleri kendi yoldaşlarında almasını da sağlıyordu.[7] Sektördeki tekellerini kıskançlıkla savunan Yeniçeriler, kendilerinde başkasına yaptırılan inşaat alanlarını basıp, işin kendilerine verilmesi için işverene baskı uygulayabiliyorlardı.
Yeniçeriler ve Fenerli Rumların ortaklığıyla Moldova-Eflak’tan İstanbul’a büyük miktarlarda tahıl ticareti de yapılıyordu. Bu örnek hem Yeniçerilerin dâhil olabileceği ticaretin ne kadar büyük seviyelerde olabileceğini gösterirken(bu bölgeden gelen tahıl İstanbul’un iaşesi için kritik öneme sahiptir) hem de bu iş için nasıl ticari ilişkilere girebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Sunar, III. Selim’in Nizam-ı Cedid’e ilaveten gelir sağlamak için bu tahıl ticaretinde yeni bir düzenleme yapma çabasına Yeniçerilerin gösterdiği tepkiyi işaret eder[8] ve III. Selim’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan Kabakçı Mustafa İsyanı’nında eski Hububat Nazırı Hacı İbrahim Efendi’nin nasıl isyancılar tarafından İstanbul sokaklarında sürüklendiğini ve Müslim ve Gayrimüslim halkın ona olan tepkisini küfürler ve tükürüklerle gösterdiğini anlatır.[9] İstanbul’un iaşesini riske atmak halkın, bu iaşe işinden Yeniçerileri tasfiye etmek Ocağın büyük tepkisine neden olmuştur. Eklemek gerekir ki, Yeniçerilerin bu büyük ticaretteki paylarının yanı sıra İstanbul’daki fırıncılık işlerinde de büyük payları vardır.
Zanaatkârların örgütlendiği loncaların içinde Yeniçerileri de görmek şaşırtıcı olmamalıdır. Devletin narh baskılarına direnmek üzere loncaların Yeniçerileri yanlarına çekmesi mantıklı olacaktır. Ekonomik hayatın her köşesine nüfuz etmekte olan Yeniçerilerin lonca hayatı dâhilinde beceri gerektiren zanaatlara atılması da gayet makuldür. Bu karşılıklı çıkar ilişkileri sayesinde 1600’lü yılların ortalarından itibaren Yeniçerilerin loncalara kabul edilmeye başladığını görüyoruz. Yi’nin gösterdiği üzere 1660’lı yıllarda İstanbuldaki 37 loncadan 18’inin askeri unvanlara sahip üyeleri olduğunu tespit edebiliyoruz.[10] Lonca teşkilatlarındaki Yeniçeri varlığı, onların beceri gerektirmeyen vasıfsız işçilik ve seyyar satıcılık gibi mesleklere yöneldiğini ve beceri gerektiren zanaatlarla uğraşmadıkları iddiasını çürütüyor.
Yeniçerilerin kredi sağlama işinde de etkili oldukları görülüyor. Cemaatlerin ortak kullanımı için kurulan ve burada toplanan paraların işletildiği sandıklar sayesinde önemli bir finans kaynağı durumunda olan Yeniçeriler, devrin, özellikle alt ve orta seviye esnaf ve tüccarlarına borç para sağlayan en önemli kaynaktır. Ocağın kaldırılışından sonra devlet, Ocağa borçlanan kişilerin bu borçları devlete ödemeleri gerektiğine karar verip, bunları toplamak için muhasebe kayıtları hazırlatmıştır. Buna göre 224 kişinin Ocağa borçlandığını ve toplam borçlarının 175,123 kuruş olduğunu görüyoruz. Bu 224 kişiden sadece 46sının tüccar veya esnaf unvanının olmadığı görülüyor. Bunların 10’u küçük rütbeli Yeniçeri zabitleri, 1’i imam, 2’si de kadındır. Kalanların ise meslekleri hakkında bilgi sahibi olunamıyor[11] Bu bilgiler şuna işaret ediyor; Ocak önemli bir borç kaynağıdır, tüccarlar ve esnaflara yoğun miktarda kredi sağlıyor, bunlar dışında yoldaş Yeniçerilere de para sağladığı gibi kadınların da borç almasına imkân tanıyor.
Borç sağlamanın yanı sıra Yeniçeri cemaatlerine ait çok sayıda hane olduğu görülüyor. Özellikle genç, göçmen, bekâr erkeklerin kaldığı gediklerin sayısı dikkat çekici derecede fazla –ki aşağıda görüleceği üzere bunlar merkezi devletin “fitne fesad yuvası” olarak gördüğü ve yok etmeye çalıştığı bekar odaları durumundadırlar.
Kasıtlı olarak sona sakladığım ve Yeniçeriler bağlamında önemli bir yere sahip olan bir kurum daha var: kahvehaneler. Yakınçağın en temel kamusal alanlarından olan kahvehaneler, sosyalleşmenin yaşandığı, bilginin aktarıldığı ve propagandaların yapıldığı yerler durumundadırlar. Çeşitli sosyal sınıf ve gruplardan kişiler bu kahvehanelerde yan yana gelerek etkileşime girerler. Hem Patrona Halil İsyanı’nda hem de Kabakçı Olayı’nda isyankârların önderlerinin kahvehane sahipleri olması bu bakımdan şaşırtıcı sayılmamalıdır.
Cengiz Kırlı, Eyüp/Hasköy ve Boğaziçi’nde tespit ettiği 214 kahvehanenin 73’ünün askeri unvanlara sahip kimselere ait olduğunu gösteriyor. Kırlı’nın tespitlerine göre bölgede her 5 müslüman esnaftan 1’i Yeniçeri iken, her 3 kahvehaneden 1’inin Yeniçeriler tarafından işletildiğini ve esnaflık yapan Yeniçerilerin yarısının (2 Yeniçeriden 1’i) kahvehane işlettiğine işaret ediyor.[12]
Kahvehanelerin Yeniçeriler için ayrı bir önemi olduğu açıktır. Her Yeniçeri cemaatinin kahvehanesi ayrı ayrı iken, bu kahvehanelerde mensubu oldukları cemaatin simgesi görülecek bir yerde bulunurdu. Ayrıca kahvehane sahibi olabilenler Yeniçeriler arasında güçlü ve itibar sahibi olanlardı. Bu da kahvehane sahibi olmanın ayrıcalıklı bir iş olduğunu gösteriyor.
Buraya kadar sayılanlar Ocak’ın Osmanlı sosyo-ekonomik hayatındaki yerini ve diğer sosyal gruplarla kurduğu bağları özetlemeye çalışıyor. Görüldüğü gibi Yeniçeriler Osmanlı ticaret hayatının en altından en üstüne kadar her kademede yer alabilen bir grup. Bu da onları devletin ekonomik müdahalelerine ve politikalarına karşı çıkma ihtimallerini artırıyor. İttifak halinde olduğu grupları da bu karşı çıkışlarda yanına aldığı gibi, propagandasını rahatça yayabileceği kamusal alanlara da sahip bulunuyorlar. Bütün bu bileşkeler bir araya geldiğinde Yeniçeri Ocağı’nı Osmanlı siyasetinde önemli bir aktör konumuna yükseliyor. Atamalar, ekonomik ve siyasi kararlar, savaş kararları, vergilendirmeler, narhlar ve aslında merkezin yapacağı her şey, bu Yeniçeri faktörü göz önüne alınarak yapılmak durumundaydı. Aksi takdirde Yeniçerilerin isyandan çekinmeyecekleri açıktı. İlk ciddi isyanları Buçuktepe Vakası olan Yeniçerilerin çok defalar padişah hall’ etmeye ve bol bol memur kellesi istemeye(-ve almaya) varan radikal baş kaldırılışları, onları, merkezi devletin gözünde daha korkutucu kılmaktaydı. Bunun yanında önemli bir temsil kuvveti de olan Yeniçeriler, toplumun alt ve orta kesiminden büyükçe bir kitlenin desteğine de sahipti. Başkentte olduğu gibi, Edirne, Erzurum, Ayıntab, Bosna gibi vilayetlerde de şehirlerin en etkili aktörlerinden biriydiler. Bir bütün olarak Osmanlı topraklarındaki tüm Yeniçeriler siyasi, ekonomik ve sosyal hayatta devletin karşısına sürekli dikilebilen bir merkez kaç kuvvetti. Devletin çıkarlarını zedelediği/mağdur ettiği kesimleri rahatça etraflarında toplayabiliyorlardı. Bu durum, merkezileşme taraftarlarının tahammül edemeyecekleri bir muhalif güce işaret ediyordu. Böylece Ocağın kaldırılması merkez aktörlerinin en büyük hedefi haline geldi.
[1] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.34–35
[2] İNALCIK, Halil. “Military and Fiscal Transformation in the Otoman Empire, 1600-1700.” Archivum Ottomanicm VI (1980): s.289
[3] İLGÜREL, Mücteba, “Yeniçeriler”, İA, c.25, s.389
[4] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.19
[5] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.67
[6] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.60
[7] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.34
[8] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.182
[9] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.135
[10] YI, Eunjong, “Guild Dynamics in Seventeenth Century İstanbul.” Leiden: Brill. 2004. s.133
[11] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.219
[12] KIRLI, Cengiz. “The Struggle over Space: Coffehouses of Otoman İstanbul, 1780-1845.” (yayınlanmamış doktora tezi), SUNY-Binghamton, 2000. s.120