“Resmi Özür”

Uludere Katliamı sonrası en çok dikkatimi çeken meselelerden biri “resmi özür” tartışmaları oldu. Gerçi pek bir tartışma olmadı, hükümet özür dilemeyeceğini, ama hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödeyeceğini duyurdu. BDP’li Gültan Kışanak da (gayet haklı olarak) bu duruma tepki gösterdi ve yapılanı “kan parası ödeyip cinayetten sıyrılmak” olarak niteledi.

Bunun dışında özür meselesinin anıldığı iki olay daha yaşadık. Dersim tartışmaları sırasında ve 2008′deki “Özür diliyorum” Kampanyası vesilesiyle. Gerçi Cumhuriyet tarihi (Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, Sivas, Maraş, 12 Eylül vs. gibi) başka bir çok özür hakeden olaylarla dolu ama oraya girmeyelim şimdi.

Resmi özürü (aşağı yukarı); bir topluluğu temsil ettiğini varsaydığımız bir kişinin/grubun/kurumun, yine o topluluğa ait olduğu varsayılan bir yanlıştan ötürü, o yanlış yüzünden mağdur olan kişilerden/topluluklardan veya bunların mirasçılarından özür dilemesi şeklinde tanımlayabiliriz. Özürün kendisi yapılan yanlışın geri alınmasını sağlayamayacağına göre amaç, muhattapların yaralanmış güven ve adalet duygularının tamirine yönelik bir kararlılığı ifade etmek ve aynı veya benzer yanlışların yeniden yaşanmaması için çalışılacağını ifade etmektir.

Ama özür dileme işi her zaman işe yaramayabilir. Başka türlü söylemek gerekirse her özür, muhattabını tatmin etmeyebilir. Özrün yetersizliği, samimiyetsizliği veya isabetsizliği, muhattabın tepesini iyice attırabilir. Örnek olarak İngiliz petrol şirketi BP’nin Meksika Körfezinde sebep olduğu petrol sızıntısını ve sonrasını hatırlayalım. Şirketin CEO’su Tony Hayward’ın dilediği özüre(aşağıda) ve şirketin körfezin temizlenmesi için 32 milyar dolarlık bütçe ayırdığını duyurmasına rağmen şirkete ve Hayward’a duyulan öfkede bir azalma olmadığı gibi, Hayward da işinden oldu.

Hayward’ın açıklamasıyla dalga geçen (daha doğrusu Hayward’ı itin götüne sokan) bir South Park videosu da şöyle:

Başarısız “özür”e bir örnek verdik, başarılısı için de 1970 yılına dönelim. Dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, Varşova Gettosu Anıtına çelenk bıraktıkan sonra -tamamen spontane bir kararla- anıtın önünde dizlerinin üzerine çöktü, ve acısını paylaştı(videosu aşağıda 1.00-1.25).

Brandt üzerinden özür meselesindeki temel tartışma konusuna geçelim: bizden öncekilerin veya bizim parçası olmadığımız grupların yaptıklarından biz mi sorumluyuz? Tamam yanlışı yapanlar özür dilesin ama yanlışa doğrudan bir katkı sunmayanlar niye özür dilemeli? Brandt Nazi partisiyle hiç bir bağı olmamasına ve savaş süresince ülke dışında sürgün olmasına rağmen neden Varşova’da diz çöktü? Veya daha tanıdık bir örnek vermek gerekirse “İttihatçıların yaptığı şey için biz niye özür dileyelim?” Bir örnek de Amerikadan; 2004′de George Bush, Jr. ikinci kez ABD başkanı seçilince http://sorryeverybody.com/ adı bir internet sitesi açıldı ve bir anda patladı. Siteye giren Amerikalılar Bush’un ikinci kez seçilmesinden ötürü dünyanın kalanından özür diliyorlardı. Bu müthiş olayın bir de kitabı çıktı. Bu arada söylemem lazım, sitede özür dileyenlerin hemen tamamı Bush’a oy vermemişlerdi. O zaman ne diye özür dilediler?

Sanırım bu durumda (hala) ulus devlet çağında yaşayışımızın etkisi büyük. Ki “resmi özür” dediğimiz şey de yine bu çağın, özellikle de 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin eseridir. Recep Tayyip Erdoğan’la Enver Paşa’yı, Willy Brandt’la Adolf Hitleri aynı ülkenin sınırları içinde doğmuş olmak ve aynı dili konuşmak dışında birbirlerine bağlayan bir şey yok. İkinciler esas suçu işlerken, birincilerin önünde kalan tek şey onu suç olarak tanıyıp tanımama seçeneği. Bir de suçun/yanlışın gerçekleşmesine seyirci kalmak(bystander olmak yani) veya yine suçun/yanlışın, gerçekleşmesini önlemek için yeterince mücadele edememiş olmanın vicdani sorumlulukları var.

Paradoks o ya, Türkiye, Rusya gibi ülkelerin hiçbir konu hakkında özür dilememe saplantıları da yine ulus-devlet zihniyetiyle alakalı bence. Şöyle ki; “bizim milletimiz her şeyiyle güzel, her şeyiyle iyidir. O halde özür dileyeceğimiz bir şey yoktur, olamaz” şeklinde mantık yürütülüyor.

Nobran bir ukalalıktan öte bir şey değil.

(not: şu makaleden bayağı bi faydalandım)

Posted in Çok Fena | Yorum yapın

“Bilgi” Hiyerarşisi

“Şu noktada “bilgi” üstüne bir paragraf açarak biraz oyalanalım. Bilgi, her tolumun kendini yeniden üretebilmesinin olmazsa olmaz gereklerinden biridir. Gelgelelim, en erken başlangıçları izleyen tarihî aşamalarda toplumlar hep hiyerarşik biçimde örgütlendiği için, bilginin topluma yayılımı da bu hiyerarşiyle uyumlu şekil almıştır. Üretimin ağırlığını omuzlayan alt sınıflar üretimlerini sağlayacak bilgiye pratikte ulaşmışlardır. Burada ancak anne-babalarından veya topluluğun yaşlılarından bazı bilgiler almışlardır. Bu şekilde üretken olmalarına yeten bilginin onlar için gerekli olduğu da herkesin -kendilerinin de- uygun gördüğü durumdur. Buna karşılık, daha ince bilgilerle donanması gerekli olanlar her zaman sayıca oldukça sınırlı bir seçkin tabaka oluşturmuştur. Bunları bazen, Mısır’daki rahipler veya Çin’deki Mandarinler gibi bir “egemen sınıf” olarak tanımlamak da mümkündür. Bu da “bilgi”nin çok farklı toplumsal örgütlenmelerde oynadığı çok önemli rolün bir kanıtıdır.

19. yüzyılın modern sanayi toplumuna kadar hiçbir toplum bütün yurttaşlarını eğitme gereği duymamıştı. Sanayinin özellikleri bunu sadece “istenir” değil, mutlaka olması gereken bir yeterlilik haline getirdi. Binalarıyla, çeşitli malzemeleriyle ve en çok da geniş öğretmen kadrlarıyla bayağı pahalıya patlayan bir şey olmasına rağmen, “modernleşme” kararını veren bütüm toplumlar kısa sürede “zorunlu eğitim” programları da yaptılar. Başlangıçta “ilköğretim”  bu iş için yeterli görünüyordu. ama şimdi kimi ülkeler ilköğretimin süresini uzatıyor, kimileri ortaöğretimi de zorunlu hale getiren yasalar çıkarıyor. Modern sinaî toplum da, belki şimdi “postendüstriyel” diyeceğimiz toplum da, halkından, gitgide daha yüksek düzeyde okuryazarlık becerileri talep ediyor.

Dolayısıyla modern toplumlar bir yandan bütün halkın ortak iletişim aracı olan dilin standardını belirlerken, bir yandan da bu standardı bütün topluma yaymanın kurumlarını oluşturmaya başladılar.”

Belge, Murat. 2011. Militarist Modernleşme. s. 111-112

Posted in Alıntı | Yorum yapın

Tunus Bidonu

Ana akım medyada köşe yazarı olabilmek için beyin gerekmiyor. Zaten ana akım medya dediğim şeyin temelini goygoycu köşe yazarları oluşturuyor. Haber getiren gazeteciler arkaplana itilirken bu köşe kadılarının sıçtıkları hikmetler gözümüze gözümüze sokuluyor. “Aydın” diye karşımıza çıkarılıyorlar.

Ece Temelkuran bu sistemin taze ürünlerinden. Hakkını yemeyeyim o sadece oturduğu yerden ahkam kesmiyor, dünyanın bir yerinde bir olay olduysa atlayıp oraya gidiyor ve “İki fakirin, bir çocuğun resmini çekeyim, iki de acıklı hikaye anlatayım” kafasıyla hazırladığı pek çağdaş raporlarını sevgili okurlarına aktarıyor.

Hazret “Kendi düğünlerine gidemiyorlar” başlıklı yazısında da bidon kafalı Tunus halkının seçimlerdeki performansını değerlendirmiş. Bu yazı hakkında bir şeyler söyleyeceğim ama önce Temelkuran’ın daha eski bir yazısından ufak bir alıntı yapayım:

“Seni hiç tanımayan insanlar, bugün senin için karar verecek. Hiç sevmediğin insanlar, tiksindiklerin, uzaktan bile görmeye katlanamadığın insanlar,  “Keşke onlar olmasalardı, bu ülke ne güzel olurdu ” dediklerin.

Sabah yataklarından kalkacaklar, kafalarında senin hiç beğenmediğin düşünceler olacak. Birbirlerine  “Tamam mı? ” diyecekler, senin nefret ettiğin o partiye oy vermek için sözleşecekler. Üşenmeyip yollara düşecekler.

Sen bu ülkenin başının onların seçtiği parti yüzünden beladan kurtulmadığına kesin gözüyle bakarken onlar arabalarına, dolmuşlara, otobüslere, taksilere binecekler. Sırf senin dünyan kararsın diye sanki, öyle bi hınçla, vapurları yakalayacaklar son anda. “

Çağdaş Türk aydınının seçime, demokrasiye falan böyle bakması alışılmış bir durum. Düzelteyim, elitin, demokrasiyi işletenlere, seçmenlere, halka bakışı bu. Demokrasinin kendisi “Batı medeniyetinin nadide bir parçası” olsa da bizim halkımız batılı halklar gibi ileri kültür düzeyinde değil. Bu zihniyetin oluşmasında batılılaşma sürecinin büyük etkisi var. Ama tek etken o değil; Osmanlı mirasını da unutmamak lazım.¹

Sadede geleyim artık. Temelkuran göbeğini kaşıyan Tunusluların tercihlerinden pek memnun değil anlaşılan. Gerçi -kendisi aşırı derecede ileri görüşlü olduğu için-² durumun böyle olacağını Tunus’lu solcu arkadaşlarına önceden söylemiş. Zaten nereye gitse ilk işi en yakın solcu lokaline ışınlanmak oluyor sanırım. Neyse.

Temelkuran’ın rahatsızlıkları şöyle: (1) Gannuşi’nin Rönesans Partisi birinci parti konumunda. “Ilımlı İslam” partisiymiş bu. Bir tür AKP yani. AKP gibi Ennehda’nın da şeriat getirmesi ve aydınlık Tunus’u karartması bekleniyor. Böyle bir partinin bu kadar yüksek oranlarda oy alması çok ayıp bir şey.

(2) Zengin ama gayrı-ciddi bir adamın(Haşmi Hamdi) partisinin  -şimdilik- üçüncü parti durumunda olması kabul edilemez. Nasıl oy vermedir o öyle?! Cık cık.

(3) En önemlisi: Solcular’ın tüm oyları almamış olması. Tamam sosyal demokratlar biraz oy topladı. Ama devrimi YAPANLAR (El-Kutub koalisyonu) iki vekilcik çıkarabildiler. Devrimcileri hiç tanımayan Tunuslular gidip oy kullandılar ve devrimcilerin hayatlarını kararttılar.

Öncelikle El-Kutub koalisyonu madem tek başına devrim yapabiliyormuş, niye doğru düzgün oy alamamışlar diye sormak lazım bir. Yani insan aptal olur, ama aptallığın da bir sınırı olmalı. İnsanın hiç kafası çalışmasa bile oralara kadar gitmişken bir iki kişiyle konuşur, sorar, soruşturur. Sırf olayan verilen isim içinde “devrim” kelimesi var diye olayın kendisini bir solcu kalkışma sanıyor sanırım. Tunus’ta da Mısır’da da ayaklananlar geniş bir koalisyonu oluşturuyorlardı ve tek talepleri demokratik rejimin kurulması ve ifade özgürlüğünün sağlanmasıydı. Bu ayaklananların içinde solcu da vardı, komünist de vardı, dindar da vardı, liberal de vardı. Ece Hanım belki inanamayacak ama Gannuşi ülkeye döndüğünde onu havaalanında karşılayan insanların bayağı ciddi bir bölümü aynı zamanda protestocuydu. Gannuşi’nin kendisi de rejim muhalifi olduğu için 22 yıl sürgünde kalmıştı. Bir de isyanın dinamizmini yaratan gençler var ki onları Temelkuran’ın ‘solcu’ profilinin içine sığdırmak mümkün değil.

Ayrıca, velev ki devrimi gerçekten de sadece El Kutub koalisyonu yapmış olsun. Ne olacak yani? “O kadar devrim yaptılar sizin için, VİCDANSIZLAR, çok mu gördünüz bir oyu?” mu demek lazım?Veya “Tunuslular da aynı bizim halkımız gibi gerizekalı, ancak bu kadar seçim yapabiliyorlar.

İnsanların kimlikleri var, ait oldukları bir sınıf var, dünya görüşleri var, talepleri var, hayalleri var, korkuları var vs. ve bunlara kafalarında bir şekil verip, bir siyasi yönelim ediniyorlar. Sandık başına gittiklerinde de bu yönelime en yakın(çünkü genelde hiçbir parti, hiçbir bireyin bütün beklentilerini karşılamaz) partiye oylarını veriyorlar. Seçim dediğimiz bundan ibaret bir şey. İnsanlar, yukarıdaki duruma uymuyorsa, devrimi (yapayalnız, kendi başına)YAPAN El-Kutub’a oy atmak durumunda değiller.

Sağlıklı bir insan “Neden Ennehda kazandı?”, “Neden AKP kazandı?” diye sorar ve insanların bu partilere yönelişinin nedenlerini bulmaya çalışır. Aydın gibi osuruktan bir sıfatın arkasına sığınıp, ahkam kesen Temelkuran gibiler de “Gerizekalılar AKP’ye oy verdiler”, “Gerizekalılar Ennehda’ya oy verdiler” der.

Ana akım medyada köşe yazarı olabilmek için beyin gerekmiyor.

Tamam. Ama en azından sığır çalıştırmayın be kardeşim.

¹ Osmanlı’da iki temel sınıf vardır. Reaya ve devletlûlar. Aydın diyebileceğimiz Osmanlılar aynı zamanda devlet sisteminin -öyle veya böyle- bir parçasıydılar. Bu durum Cumhuriyet’te de uzun süre devam etti. Böylece ‘aydınlar’ devletle yanyana durdular ve reayaya güvenmemeyi bir refleks haline getirdiler(reayanın kelime anlamının koyun/davar olduğunu da ekleyeyim)

Bu duruma batılılaşma sürecini eklediğimiz zaman ‘aydınlarımızın’ Aydınlanma Çağı’yla tanıştığını, buna hayran kaldıklarını ve yeniden aydınlandıklarını görüyoruz. ‘Sıradan’ halka göre iki kat aydınlanmış apaydıntürkaydını böyle oluştu.

² Dalga geçiyorum tabii. Gannuşi’nin ülkeye döndüğü andan itibaren, yapılacak ilk seçimleri kazanacağını herkes biliyordu.

Posted in Gündem, Medya | 2 Yorum

Bir Biyografi Denemesi: Mail Büyükerman(*)

“Sisi Hanımın trans-atlantik olduğunu bilmiyordum.”

Mehmet Mail Büyükerman

Mail Büyükerman, nam-ı diğer Clark Gable; 21. Dönem DSP Eskişehir Milletvekili. Avukat, yazar, politikacı, cumhurbaşkanı adayı ve hayırsever.

1928 yılında Gebze’de doğdu. Babası bir dönem demiryollarında çalışıyordu, annesi ev hanımıydı. Evlatları Mail, onların gururu olmuştu. Kökenleri saraya dayanan bu aile, evlerine bir güneş gibi doğan evlatlarını sevgiyle bağırlarına basmışlar, gelişimine ve eğitimine büyük ihtimam göstermişlerdi. Parlak zekaya sahip, ahlaklı ve gururlu bir çocuk olan küçük Mail 10 yaşında Ulu Önder Atatürk’le tanışma şerefine nail olmuştur. 21 Ocak 1938′de binbaşı kıyafetlerine bürünmüş küçül Mail, gelecekte koltuğuna oturmak için aday olacağı Mustafa Kemal Atatürk’ün dikkatini çekmeyi başarmış, ve onunla sohbet etmek lütfuna kavuşmuştur. Burada Gazi Paşa’nın fevkalade nuru, Mail Büyükermana’a sinmiştir.

Öğrencilik hayatını maddi imkansızlıklarla boğuşmasına rağmen mükemmel bir vaziyette sürdürmüş, Eskişehir Atatürk Lisesi’nden mezun olup, İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nin yolunu tutmuştur. Burada, bir taraftan üniversite eğitimini sürdürürken, bir taraftan da çeşitli işlerde çalışmış, masraflarını kendi karşılamıştır. Özellikle kütüphane memurluğu, hayatının bir diğer dönüm doktası olmuş, zaten kitaplarla arası iyi olan bu genç adamın engin bir bilgi deryasına balıklama atlamasına vesile olmuştur. Daha sonra tarih, felsefe ve sosyal konularda sekiz kitap yazacak olan Büyükerman fakülteden mezun olunca bir süre daha İstanbul’da kalmış, sonra Eskişehir’e dönüp burada avukatlık yapmaya başlamıştır. Asla halktan kopmamış biri olan Mail Bey, avukatlık mesleğinin gerektirdiği üzere halkla daha da bütünleşmiş, halkın sıkıntı, sorun ve şikayetlerini iyice kavramıştır. Böylece aktif siyasete atılmaya karar vermiş, 1969′da  yapılacak olan Genel Seçimler’de Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili aday adayı olmuştur. Her ne kadar (şimdilik) meclise girmek nasip olmamışsa da, o dönem Eskişehir’de dağıttığı bir broşür Büyükerman’ın parlak vizyonunu ortaya sermektedir: “…Cücüklenmiş soğanın üç liraya satıldığı memleketimizde, mehter takımının ardında, örtülü ödenekle çığırtkan yürütüp, (Kahrolsun komünizm) diye depindirmekle, komünizm önlenemez, daha çok bilmiyene de öğretilmiş olunur.”(1)

Bu, Halk Partisi’nin İnönü önderliğinde girdiği son seçimlerdi. Milli Şef’in hatalı politikaları sonucu Büyükerman meclise girememiş, ve kendini hayır işlerine adamıştır. Bugün Eskişehirilini ihya eden en önemli kişilerden biri durumunda olan Büyükerman, anaokulu, ilköğretim okulu, sağlık merkezi, devlete ait sağlık kuruluşlarına yardımlar gibi bir çok hayırda bulunmuştur. Ancak milletin Mail Büyükerman’a ihtiyacı vardı ve Türk siyasetinin büyük ismi Bülent Ecevit, 30 yıllık küçük inzivasından sonra Mail Büyükerman’ı siyasete çağırdı. DSP’nin Eskişehir Milletvekil Adayı olan Büyükerman, gazetelerin aday listelerinde adını yanlış basması gibi sabotajlarla durdurulmaya çalışılmışsa da(2), Eskişehir halkının sevgilisi olmuş bu zat, Meclis’e girmekte zorlanmamıştır. Onun adaylığıyla Eskişehir oylarının %33′üne ulaşan DSP, buradan iki milletvekili daha çıkarmıştır.

Siyasete fırtına gibi dalan Büyükerman memleketin bir çok sorununa parmak basmıştır.

Vatandaşın Dertleri

Büyükerman’ın en çok dikkat çektiği meselelerden biri eğitim sorunudur. “Güneydoğulu çobanlarla profesörler aynı konuma geldi” diyerek eğitmliliğin hakettiği değeri görmediğinivurgulamıştır.(3) Sözlerine “Atatürk Türkiyesi’nin kültürünü bunlar mı temsil edecek? Atatürkçülüğü bu çobanlar mı devam ettirecek?” diye devam eden Büyükerman, bu tespitleri yüzünden büyük hücuma uğradıysa da söylemek istediklerini anlayanlar onun vizyonuna bir kez daha hayran kalmışlardır. O, hükümetlerin halka yeterli eğitim hizmeti veremediğini, bu yüzden de ülkemizin bir bölümünde yaşayan ve çobanlık mesleğiyle iştirak eden kimselerin cahil kaldığını söylüyordu.

Cehalet, hayatın her köşesine sinmişti ve Mehmet Mail Büyükerman, kendisini bu cehaletle savaşmaya adamıştı. Öpüşmek denen illet hastalık halkımızı esir etmişti örneğin, ve Büyükerman meseleye el attı. Bayramda elini öpmek isteyen çocuklara: “Hiç kimsenin elini öpmeyin, bu el öpme işini milletvekilleri oy almak için çıkardı. Erkek, erkeği öpmez. Erkekler ancak tokalaşır ve birbirlerine sarılıp kucaklaşırlar. Öpüşmeyle grip gibi bir çok hastalık bulaşır”(4)diyerek kamuoyunun dikkatini bu kritik meseleye çekti.

Cehaletin karşısında durmak için ise klavuzu, daha on yaşındayken tanışma şansına eriştiği Atatürk’tür. Her konuda Türk Milleti’nin başöğretmeni olan Mustafa Kemal Paşa hazretlerine benzemek ve onun ışığını gelecek nesillere taşımak için canla başla mücadele etmiştir. Bu iş için kaşlarına özel önem göstermiş, onları Atatürkçü çizgiye uygun hale getirmiş ve tüm gençlere böyle yapmalarını öğütlemiştir.

Üreme cehaleti de Büyükerman’ın bilge darbelerinden nasibini almıştı. Vatandaşın çocuğu yapıp yapıp sokağa salması şeklinde tebarüz eden bu cehaletin önünü almak için bir yasa taslağı hazırlayan Büyükerman, iki çocuğu olan bir erkeğin sperm kanallarını kapatmaması durumunda yirmi milyar lira vergi vermesini veya bir yıl hapis cezası almasını önermiştir.

Milli değerlerimiz de Mail Bey’in hassas olduğu konuların başında gelmektedir.(6) Meclis’in milli değerlerimize gereken hassasiyet göstermesi yolunda çalışmış, sadece bilgilendirme ve aydınlatmayla kalmamış, aynı zamanda da milli şuuru geliştirmek için marşlar yazmıştır. Bunlardan birini de mecliste okumuştur:

Mustafa Kemal’ler yetmişyedi yaşındalar. Yurdumuzda yükseldi kocaman fabrikalar. Barajlar, yollar, gökte bizim uçaklar. Cumhuriyet hepimizin, ta sonsuza kadar.”(7)

Mecliste halkı için kıyasıya mücadele eden Büyükerman, Süleyman Demirel’in görev süresinin bitmesiyle birlikte bu mücadeleyi Çankaya’ya taşımaya karar vermiştir. Bu uğurda partisiyle de ters düşen Mail bey, 1. Tur seçimlerde üç, 2. Tur’da ise iki oy almayı başarıp, bu kıyasıya mücadelenin ana unsurlarından biri olmuştur. Kendisi, memleketini aşan bir noktada olduğu için maalesef Köşk’e çıkamamıştır.

Mail’in Kadınları

Mail Bey, yakışıklılığıyla ün yapmış, arkadaşları tarafından Clark Gable Mail diye anılan bir insandır. Hal böyle olunca da kadınların yoğun ilgisiyle karşılaşmıştır. Ancak kadınlarla yakınlaşmaları özel hayatının dışına pek yansımamıştır. Bir kaç olay dışında…

Mail Büyükerman, Hülya Avşar’ın sorusu üzerine beğendiği kadın tipini şöyle tanımlamıştır: “Kadın dediğin sırık gibi, kemik çuvalı olmamalı. Etli, butlu biraz da cilveli olmalı.” Aldığı bu cevaba “Şimdi de benim göğüslerime bakıyorsunuz” diye karşılık veren Avşar kızı, Büyükerman’dan gelen “Bakacağım tabii” cevabıyla adeta mest olmuştur. (8)

Mail Bey’in çekim alanına giren bir diğer güzel kadın ise Seyhan Soylu, nam-ı diğer Sisi’dir. Kader, bu ikiliyi bir TV programında buluşturmuştur. Bu karşılaşmadan inanılmaz şekilde etkilenen Büyükerman program bittikten sonra şunları söyleyecektir: “Sisi hanımefendinin transatlantik olduğunu çekimlerden sonra öğrendim. Hayret hiç de anlamadım” (9)

Büyükerman’ın son kadını ise, onun sadece gönül ilişkileri hakkında değil, bütün hayatı, siyaseti, zihniyeti ve dünyasının bir özeti gibidir. Bu yüzden Mail Bey’in hayatının aşkı hakkında yaptığı şu açıklamayla bu mütevazi biyografi denemesini tamamlamayı uygun buluyoruz:

(*) Kısa Biyografisi için tıklayınız.

(1) Milliyet, 02.06.1969, s.4. (Hasan Pulur’un makalesi)

(2) Milliyet,  26.02.1999, s.3 (Seçim 99)

(3) Milliyet, 09.12.1999, s16

(4) Milliyet  29.12.2000, s.14

(5) http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=1606516

(6) Tablo 1:  Bu listede Sayın Büyükerman’ın Meclis’te gündem dışı olarak değindiği meseleler sunulmuştur. Görüldüğü gibi, biri hariç hepsi milli simgelerimiz ve tarihimizle alakalıdır.

Bu listede Sayın Büyükerman'ın Meclis'te söz alarak konuştuğu meseleler sunulmuştur. Görüldüğü gibi, biri hariç hepsi milli simgelerimiz ve tarihimizle alakalıdır.

(7) Marşın tamamını ve sayın Büyükerman’ın konuşmasını meclis tutanaklarından okumak mümkün.

(8)  Milliyet , 23.11.2011, s.30

(9) http://yenisafak.com.tr/Pazar/?t=01.09.2007&i=58612

Posted in Çok Fena | Yorum yapın

Yine Yeniçeri Meselesi(*)

Yanlışın Yanlışının Yanlışı

Türkiye’nin son on yılı sivil-asker çatışmasıyla ve askerin aheste aheste siyaset alanının dışına itilmesiyle geçti. Bu sürecin tarafları da kendi politik hedeflerinin meşruiyetini artırmak için bolca tarihi referans kullandılar. Tarihin hem talihi, hem laneti bu sanırım. Tarihin ve tarihçiliğin popülaritesini korumasında siyaset alanına sunduğu bu tür hizmetlerin büyük payı var. Ama işi sadece ‘hizmet’ sunmaya endeksleyenler sayesinde tarih diye ortaya atılanın tarihle pek bir alakası kalmıyor.

Zaman yazarı Mümtaz’er Türköne’nin vesayet rejimi/sivilleşme meselesine bakışı güzel bir örnek. Her fırsatta Yeniçeri Ocağı’nı hatırlatan Türköne, ‘Vaka-i Hayriye’ ve ‘Nizam-ı Cedid’ gibi anahtar kavramlarla günümüzün vesayet tartışmaları arasında paralellik kuruyor ve belli ki Ocakla günümüz TSK’sını eşleştirmekte sıkıntı görmüyor. 28 Ağustos 2011 tarihli yazısında Es’ad Efendi’nin Üss-i Zafer’inden bahis açarak bu eşleştirmeyi -Işık Koşaner’in malum ses kaydı vesilesiyle- yeniden kuruyor.

Üç Temel Sıkıntı

Türköne’nin Es’ad Efendi’yi referans alması manidar. Belli ki Üss-i Zafer’de anlatılanları kritik etme ihtiyacı duymamış. Bu sadece Türköne’yle alakası olmayan –ama onu da kapsayan- bir sorunun sonucu. (1) Türkiye’de resmi anlatıyı tekrar etmek tarih hakkında konuşanların bolca rağbet ettiği bir iş. Merkezi otoritenin/devletin en doğrusunu bildiğini ve en iyisini yapacağını varsayıp onun yoluna çıkan ‘ayak takımı’nın fenalıklarından bahsetmek hem kullanışlı, hem kolay. Es’ad Efendi gibi Ocak’ın kaldırılışında doğrudan vazife almış bir devlet memurunun, devletin her eylemini haklı göstermek için çalışacağı açıkken, Üss-i Zafer’in (-ve aynı kategorideki diğer metinlerin) üzerinde düşünülmeden tekrar edilmesi argüman zayıflatmaktan başka bir işe yaramaz. Es’ad Efendi birçok noktada çarpıtma ve abartı yapmış olabilir, bazı meseleleri ‘bahsetmeye değmez’ bulmuş olabilir. En nihayetinde kendi –merkezi otoriteye göbekten bağlı- anlayışıyla olayları anlatmıştır. Devlet merkezli anlatıyı temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp ortaya atmak yerine, devlet dışındaki diğer aktörlerin durumuna, konjonktüre, neyin değişip neyin değişmediğine bir bakmak gerekir.

İlkiyle bağlantılı ikinci sorun da(2) yeniden keşfedilen Osmanlı’nın dindar çevrenin dikkat çekici bir kısmı tarafından sahiplenilmesi ve kimliğin belirleyici unsurlarından biri haline gelmesi. Tabii burada  “Osmanlı” diyerek bütün karmaşıklığıyla ve cümbüşüyle topyekûn bir sistemden ziyade ‘hanedan’ merkezli bir tür İslami altın çağ tahayyülünden bahsediyorum. Bu tahayyül, merkez odaklı düşünmeyi –dolayısıyla çevreyi göz ardı etmeyi- kolaylaştıran en önemli etmenlerden biri. Yeniçeri örneğinde Bektaşî Yeniçerilerin karşısında Sunnî İslamın gözbebeği, Halife Padişahın olması da bu düşünüşü iyiden kuvvetlendiriyor.

Son olarak bu ikisiyle çakışan (3) genel bir basite indirgemecilikten bahsetmek mümkün. Yeniçeri de sorunlu bir ordu, TSK da sorunlu bir ordu; II. Mahmut da ordunun siyasete karışmasını engelliyor, Recep Tayyip Erdoğan da ordunun siyasete karışmasını engelliyor vs. şekliyle düşününce Türköne’nin mevzubahis paralelliği kurmasında garip bir taraf yok. Ancak bu tarz düşünüş konteksleri hiçe saymakla mümkün oluyor. Yani (örneğin) Erdoğan’ın demokratik kurumların işlemesiyle başbakan olduğunu ve yine aynı kurumlar vesilesiyle muhalefetin de örgütlenebildiğini; Mahmut’un padişahlığının ise klasik bir monarşi sonucu olduğunu ve toplumsal muhalefetin de buna uygun şekilde ifade edildiğini göz ardı etmek gerekiyor. Böylece ikisinin iktidarlarının meşruiyeti eşitlenmiş oluyor. Veya daha basit bir örnek vermek gerekirse; Yeniçeri’nin kahvehanede, TSK subaylarının orduevlerinde ve lojmanlarda vakit geçirdiğini unutup, bu ikisinin içlerinde yaşadıkları toplumla aynı seviyede ilişki/bağlantı kurduğu varsayılıyor.

Yeniçeri AKP

Bugünün kavramlarnı geçmişe taşımak, güncel aktörleri tarihsel karakterlerle özdeşleştirmek “teşbihte hata olmaz” klişesine sığınmak suretiyle sık sık yapılan bir iş. Teşbihte hata olur. Teşbih yapmak iddiasıyla yola çıkanlar da nüans dediğimiz şeyi katlederler. Ama illaki bir benzetme yapılması gerekiyorsa(-ki propaganda için, pardon ‘cahil halkın anlaması için’ yapılıyor bunlar) AKP’nin Osmanlı merkezinden ziyade Yeniçerileri andırdığını söylemek çok daha makul olurdu. Aralarında sürüyle benzerlik var. (1) İkisi de propaganda araçlarını gayet etkin olarak kullanabiliyorlar, (2) ikisinin de iktisadi tabanı orta ölçekli tüccarlara dayanyor, (3) ikisi de merkezî devletin keyfi uygulamalarına ve tam hakimiyetine karşı direnip, ilişkiyi tersine çevirmeye çalışıyorlar, (4) AKP vesayet rejimini geriletebilmek adına Avrupa Birliği’ni referans alan yasal değişiklikler yapıyor, Yeniçeriler de aynı şey için Esma Sultanı tahta geçirmek gibi meseleleri tartışıyor, (hatta küçük bir grup ‘cumhur hükümeti’nden bahsediyor), (5) AKP devletin saldırılarına karşı demokrasi/temel haklar söylemini kullanıyor, Yeniçeriler aynı durumda şeriat/temel hakları söylemini kullanıyor(AKP’nin ne kadar hak savunucusu, ne kadar demokrat olduğu meselesinden bahsetmiyorum burda. AKP işine geldiği kadar demokrat, aynı Yeniçerilerin işlerine geldiği kadar şeriatçı olması gibi.) vs. vs. diye gider bu.

Benim kurduğum bu paralellik de elbette yanlış, ama Türköne’nin basitlikte sınır tanımıyan tespitlerine göre temellendirilmeye çok daha müsait. Türköne’nin yaptığı yukarıda da dediğim gibi, bir propaganda çalışması. “Osmanlı padişahı ve İslam’ın halifesi olan kişiye zırt pırt isyan eden Yeniçeriler’le, İslami kesimleri ihya eden Recep Tayyip Erdoğan’a entrikalar kuran TSK birbirlerinin aynıdır” diye özetleyebiliriz zihniyeti.

Bu kof söylemlerin ne kadar ciddiye alındığını bilemeyeceğim. Alınmasa daha iyi olur. Benden söylemesi.

(*) Yazının dörtte üçünü 28 Ağustos’ta yazmışım, sonra unutmuşum. Az önce it oynamış yonca tarlasına dönmüş masaüstümü temizlerken rastladım, tamamlayıp bloga koydum.

 

Posted in Medya, Tarih | Yorum yapın

Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü ve Kaldırılışı (5) (son)

Dizi Notu:

Okul için hazırlamıştım bu ödevi. Mümtaz’er Türköne gibi adamların Yeniçerileri -vesayet tartışmaları çevresinde- TSK ile paralel düşünmesi ve böyle sunması beni deli gibi gıcık ettiğinden burada paylaşayım dedim. Düzenlemeye ve genişletmeye üşendiğim için teslim tarihine iki gün kala hazırlanmış bu ödevi hiç değiştirmeden koyuyorum. Bu haliyle bile sığ TSK-Yeniçeri eşleştirmelerine alternatif bir bakış açısı sunabilir diye düşünüyorum. Typolar ve düşük cümleler için şimdiden özür dileyeyim.

Sonuç:

Ocağın kaldırılmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu radikal bir merkezileşme yaşadıysa da Ocağın yerine kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusu dış mücadelede Osmanlı İmparatorluğu’nun pek bir işine yaramadı. Ocağın çürümüşlüğü ve disiplinsizliği yüzünden savaşların kaybedildiği propagandası yapan merkez, çürümemiş, düzenli ve talim yapan askerlerden oluşan ordusuyla Yunanistan’la yapılan 1897 savaşı dışında dikkat çekici bir galibiyet kazanamadı. Mehmet Ali Paşa kuvvetleri ise yeni Osmanlı ordusunu iki kere ezici üstünlükle yendi.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışının sadece askeri gerekçelere dayandığını savunmak gayet güç bir iş. Hatta askeri gerekçelerin tali hedefler olduğunu söylemek mümkün. Osmanlı siyasetinde herkesi olmasa bile toplumun bir bölümünü temsil eden ve devletin bu grupların çıkarlarına müdahale etmesine karşı direnen; siyasi, ekonomik ve sosyal yönleri olan Ocak, hem merkezde, hem taşrada devletin her istediğini yapabilmesinin önündeki en büyük engeldi. Ocağın kaldırılması ihtişamlı, disiplinli ve güçlü bir orduyla İmparatorluğun eski günleri döndürülmesini sağlamadı, ancak İstanbul’da bile sözünü dinletmekte sorun yaşayan devletin ülkeyi hızla merkezileştirmesine kapı açtı. Yeniçeriler, zam, yeni vergi, kıtlık, narh, savaş ilanı, barış ilanı vs. gibi meselelerde toplumun görüşlerini yansıtabileceği bir kanal işlevi görürken Ocağın kaldırılışından sonra halk bu olanaktan mahrum kaldı. II. Mahmut döneminin, paranın içindeki maden değerlerinin en çok düşürüldüğü(tağşiş/devalüasyon) dönem olmasını bu perspektif çerçevesinde okursak, Yeniçerilerin ne işe yaradığını ve devletin ne için bu Ocağı kaldırma derdinde olduğunu görürüz.

Örfi idareye karşı ‘şeriat isterüz’ diyerek isyan eden Yeniçerileri, sadece ‘şeriat’ kelimesine bakıp ‘gerici, yobaz’ ilan eden tarih anlayışı bu ‘şeriat’ talebinin ne anlama gelebileceğini sorgulamadı. Örfi idare, devletin yasaları ve kişi haklarını askıya alarak uygun gördüğünü yaptığı bir tedhiş(terror) rejimiydi. Şeriatın yürürlükte olması ise insanların hukukî haklarının garanti altında olması anlamına geliyordu. Bunun ayırtına varamayan veya ‘devlet ne yapıyorsa doğrudur’ zihniyetinin sürdürücüleri olan tarihçiler tarafından mevzubahis “gerici, yobaz Yeniçeri” söylemi defalarca yeniden üretildi. İstibdat karşıtı Namık Kemal’in ise Yeniçerileri hasretle anmasının ne anlama gelebileceğini düşünmek ana damar resmi tarihçiliğin pek ilgisini çekmedi. Hal böyle olunca Yeniçerilerin sosyo-ekonomik hayattaki yerleri ve merkezin Ocağın kaldırılmasıyla ulaşabileceğini umduğu esas hedefleri yakın zamanlara kadar muğlak kaldı.

Toplumsal muhalefetin sesini duyurabildiği bir kanal olan Ocağın kaldırılışını ‘Vaka-i Hayriye’ diye adlandıranların düştüğü yanlışı tekrar edip, “Yeniçeriler tek ve bütündür, hepsi kötüdür” zihniyetinin karşısına, “Yeniçeriler tek ve bütündür, mutlak iyidir” şeklinde bir cevapla çıkmanın zararını vurgulayarak bitirmem gerekiyor. Böyle kategorik tanımlamaların hepsinin yanlışlanabilir olması, tarihçileri bunlardan kaçınmaya zorlamalıdır. 1808’de Hububat Nazırı’nı sokaklarda sürükleyen Yeniçeriler halk desteğini yoğun bir şekilde yanlarında görmüşlerdir. Ama 1826’ya geldiğimizde ise Ocak üyelerinin veya onların destekçilerinin şehirlerde yarattığı düzensizlik ve başı buyrukluklar yüzünden halkın bir bölümü devletin yanında yer almaktan geri durmamıştır. Bu da bir kurumun, kişinin veya olayın hiçbir zaman “mutlak iyi” veya “mutlak doğru” olamayacağını gösteren örneklerinden biridir. Yine de merkezin alacağı hemen her siyasi kararda “Yeniçeri tepkisini” göz önünde bulundurmak durumunda olmasının mutlak bir idareye karşı vurulmuş önemli bir darbe olduğu unutulmamalıdır. O dönem diğer Yeniçeriler arasında bile pek destek bulamasa da, mutlakıyetçi yönetime karşı “cumhur hükümeti” fikrinin bazı Yeniçeriler arasında dillendirilmesi, Ocağın taşıdığı vasfın ilginç bir sembolüdür.

Posted in Dizi, Tarih | Yorum yapın

Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü ve Kaldırılışı (4)

Dizi Notu:

Okul için hazırlamıştım bu ödevi. Mümtaz’er Türköne gibi adamların Yeniçerileri -vesayet tartışmaları çevresinde- TSK ile paralel düşünmesi ve böyle sunması beni deli gibi gıcık ettiğinden burada paylaşayım dedim. Düzenlemeye ve genişletmeye üşendiğim için teslim tarihine iki gün kala hazırlanmış bu ödevi hiç değiştirmeden koyuyorum. Bu haliyle bile sığ TSK-Yeniçeri eşleştirmelerine alternatif bir bakış açısı sunabilir diye düşünüyorum. Typolar ve düşük cümleler için şimdiden özür dileyeyim.

3. Bölüm: Ocağın Kaldırılışı

Buraya kadar göstermeye çalıştığım gibi Yeniçeri Ocağı sosyo-ekonomik hayatın önemli bir parçası konumuna gelmiş, siyasi karar alma süreçlerinin bir aktörü olmuşlardır. Kurduğu ticari networkler ve kamusal alanlarda[1] propagandasını sirkülasyon içine sokmaktaki başarısı sayesinde çeşitli sosyal grupların hem desteğini kazanmış, hem de merkezle yaşadığı sürtüşmelerde bu grupların temsilcisi olma konumuna yükselmiştir.

Bu durum merkezileşme çabasındaki Osmanlı devlet ricalinin karşısına esaslı bir sorun olarak çıkmıştır. İçeride âyân ve Yeniçeri gibi merkez-kaç kuvvetleri dize getirip, imparatorluktaki tüm kaynakları ve siyasi gücü elinde toplayarak ülkeyi eski ihtişamlı günlerine döndürebilmeyi planlayan merkez, artık ‘güvenilmez’ olan Yeniçerileri hem siyasi hem de askeri hayatın dışına itmenin fırsatını kollar olmuştur.

III. Selim’in Nizam-ı Cedid’iyle bu amaca uygun çalışmalara başlandıysa da güçlü Yeniçeri muhalefeti padişahı tahtından etmiştir. Selim’in önce hall’i sonra idamı, yeğeni ve reformlarının mirasçısı II. Mahmut’un üzerinde büyük bir etki yarattığı açıktır. Alemdar’ın İstanbul’a gelip III. Selim’i tahta çıkarmaya çalıştığı olaylar esnasında IV. Mustafa Selim’i öldürmüş, Mahmut ise canını zor kurtarıp yeni padişah olmuştur. Bu travmayı yaşayan Mahmut’un hamlesini yaparken daha dikkatli davranmasını beklemek makuldür –ki öyle de olmuştur.

Devlet ricalinde Yeniçerilerin kaldırılması yönünde oluşan konsensüsün kökenlerini birkaç olayın üst üste gelmesinde arayabiliriz. (1) Devletin sürekli olarak adem-i merkeziyetçileşmesi ve gücün merkezden çevreye dağılması, merkezin esas unsurları olan rical üyelerinin hoşnutsuz olduğu bir durumdur. (2) Mora, Eflak ve Boğdan’da 1921 yılında başlayan Rum Ayaklanmasını “devletin temelinin iyiden iyiye çatırdayışı” şeklinde yorumlayan rical, merkezileşme ve mutî bir ordu yaratma fikrine iyice yaklaşmıştır. (3) Son olarak Mısır’da agresifçe güçlenen Mehmet Ali Paşa Osmanoğullarına bir alternatif haline gelmeye başlamış, bu da bütün çıkarları Osmanoğlu’nun ve İstanbul’un bekasına bağlı olan ricalin gönlüne Mısır ve Mehmet Ali Paşa korkusu salmıştır.[2]

Siyaset aktörlerin ajandalarını meşrulaştırmak için muhtaç olduğu ulema desteği, bu makamlara Mahmut’un kendisine sadık kişileri atamasıyla sağlanmış[3], orta ve alt seviye ulemanın sadakati de kadro ve terakki vaadiyle garanti altına alınmıştır. Böylece Osmanlı siyasetinin meşruiyet kaynağı şeriat ve fetva silahları Mahmut’un kontrolü altına girmiştir. Bu durum –özellikle Rum İsyanı’yla büyük bir artış gösteren- Yeniçeri karşıtı propagandanın hızla yayılması için önemli bir enstrümanın ele geçmesi anlamına gelir.

Yeniçeri Ocağı’nın da üst ve bazı orta rütbelerine Mahmut’a sadık kimseler getirilirken diğer askeri teşkilatların(donanma, levendler, humbaracılar, topçular vs. ) da gayet olası olan Yeniçeri İsyanı’na karşı merkeze bağlı kalacağı garanti altına alınmıştır. Bunun yanında Mahmut’un gayet yaygın bir hafiye ağı kurduğu anlaşılıyor. Bu hafiyeler bir taraftan, başta kahvehaneler olmak üzere, berberler, hamamlar[4] ve pazardan sürekli olarak bilgi ve ihbar gönderirken, diğer taraftan da devletin “muzîr” bulduğu ve suikastını emrettiği kişilerin infazından sorumluydular.[5] Bu sayede tecrübeli Yeniçeri ileri gelenlerinin, ya öldürüldüğü ya sürgün edildiği veya bazı koşullarda silahşörlük ünvanı verilerek bir taraftan itibar verilip, diğer taraftan etkisiz hale getirildiği görülüyor.

Bütün bu politikaların ardından merkez, Ocağa karşı hareket edecek gücü kendinde görmeye başlamıştır. Böylece Eşkinci adı altında talim yapacak askerlerden oluşan bir organizasyonun Ocak içinde kurulması kararı verilmiştir. Eşkinci’nin gideceği yeri az çok tahmin eden Yeniçeriler, Sunar’a göre vaktinden önce, henüz hazır değilken, 13 Haziran 1926’da Et Meydanında toplanmaya başladılar ve kazanlarını kaldırdılar.[6] Karşılarında “Sultan, Babıali ricali, üst ve alt seviye dinî bürokrasi, medrese talebeleri (sohtalar), diğer askeri sınıflar (topçu, humbaracı, lağımcı ve tersane) ve silahlanıp imamları rehberliğinde ‘küffar üzre gider gibi’ At Meydanı’nda halife-sultanın açtığı “peygamber sancağı” altında toplanmaya davet edilen şehrin Müslüman mahalle ahalisini”[7] buldular. Bu sefer eli zayıf olan taraf Yeniçerilerdi ve üç günlük çatışma sonunda Dersaadet’te Yeniçeri varlığına son verilmiş oldu. Bosna ve Ayıntab gibi istisnalar dışında, taşrada da Yeniçerilerin etkinliğine hızla son verildi. Bu arada tüm Yeniçeri malları ve mülkleri müsadere edilirken, Bektaşi tarikatı ve üyeleri de bu kovuşturmadan nasiplerini aldılar. Bektaşi mallarının bir kısmı diğer tarikatlara verilirken bir kısmı devlet hazinesine katıldı. Yeniçeriliğe ait unvan, simge ve semboller de yasaklandı ve bunların takibatı uzun yıllar devam etti.


[1] Osmanlı örneğinde kahvehaneler ve berber dükkânları sivil kamusal hayatın merkezleri olmuşlardır. 1926 sonrasında devlet ülkenin her yerinde kahvehanelere karşı savaş açarken, berber dükkânlarının da kontrol altında tutulmasına uğraşmıştır. 

[2] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.17

[3] a.g.e s.19-20

[4] Kadınlar hamamında bile hafiyelerin bulunabildiğini ve hükümeti eleştiren kadınların da açıkça cezalandırıldığını gösteren bir örnek için bkz. SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.194

[5] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.179 dn.40

[6] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.31

[7] a.g.e s.19-20

Posted in Dizi, Tarih | Yorum yapın

Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü ve Kaldırılışı (3)

Dizi Notu:

Okul için hazırlamıştım bu ödevi. Mümtaz’er Türköne gibi adamların Yeniçerileri -vesayet tartışmaları çevresinde- TSK ile paralel düşünmesi ve böyle sunması beni deli gibi gıcık ettiğinden burada paylaşayım dedim. Düzenlemeye ve genişletmeye üşendiğim için teslim tarihine iki gün kala hazırlanmış bu ödevi hiç değiştirmeden koyuyorum. Bu haliyle bile sığ TSK-Yeniçeri eşleştirmelerine alternatif bir bakış açısı sunabilir diye düşünüyorum. Typolar ve düşük cümleler için şimdiden özür dileyeyim.

2.     Bölüm: Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü

Mehmet Mert Sunar, Yeniçeriler hakkındaki doktora tezinde, 17. ve 18. yüzyıl yeniçerilerinin Kanuni Sultan Süleyman’ı Ocaklarının kurucusu olarak kabul ettiklerini gösteren birçok delil olduğunu belirterek, gerçekte Ocağın kuruluşunun 1. Murat dönemine denk geldiğini hatırlatır ve bu durumun nedenini sorgular. Ona göre bu durumu “temelsiz efsaneler” ve “yeniçerilerin tarihini yeniden inşa etme çabası” olarak geçiştirmek hata olacaktır. Meselenin derinliğine incelenmesi gerektiğini de belirterek, bu durumun nedeninin I. Süleyman döneminde Ocağın yaşadığı radikal dönüşümün bir işareti olarak görülebileceğini söyler.[1]

Gerçekten de Kanuni döneminin sonlarından itibaren Ocağın yaşamaya başladığı dönüşüm dikkat çekicidir. 1550’lerde sayıları 13.000 olan Yeniçerilerin sayısı 1600’lü yıllarda 38.000’e kadar yükselmiştir.[2] Bu sayıların Prut ve Mora seferlerinde 100.000i aştığını da not etmek gerekir.[3] Görülüyor ki Yeniçeri nüfusu sürekli olarak artmaktadır. Bu durumu nasıl açıklamak gerekir? Yeniçeri sayısındaki bu belirgin sıçramanın nedenleri nelerdir? Gerekli insan kaynağı nasıl sağlanmıştır? Sonuçları ne olmuştur?

Avrupa içlerine kadar ilerlemesini sürdüren Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana kapılarına dayanışına paralel olarak Avrupa devletlerinin ordularında çeşitli transformasyonlar yaşanmış, ateşli silahlar yeni teknolojilerle öne çıkmış ve orduların düzeninde bu silahları kullanan piyadelerin önemi artmıştı. Rakiplerinin askeri yapıları bu yönde değişirken Osmanlı ordusu da duruma uyum sağlamak zorundaydı. Böylece devletin temel piyade ordusu olan Yeniçeri Ocağı’na kayıtlar hızlandı. Devşirme 1702 yılında kadar devam ettiyse de Ocağın yeni insan kaynağını artık; Anadolulu, genç, topraksız, şehre göç etmiş erkek nüfusu karşılamaya başladı. Yeniçerilerin ve ücretli askerlerin(sekban) nüfusları artarken dönem dönem de nefir-i amm (gönüllü asker) birlikleri öne çıktı. Buna karşılık Kapıkulu Sipahileri ve Tımarlı Sipahilerin ordu içindeki yerleri sürekli olarak geriledi.

Ancak bunlar olurken Osmanlı İmparatorluğu kendisini derin bir paradoksun içinde buldu. Askeri koşullar düzenli veya seferlik maaş alan piyade askerlerin varlığını zorunlu kılarken Osmanlı ekonomisi sürekli gerilemeyi sürdürdü. Tımar sistemi çökerken iltizam ve malikânelerin sayıları arttı. Devlet gelirlerini artırmak için avarız, imdad-ı sefer, imdad-ı hazar gibi yeni vergiler getirerek elde bulundurulması gereken askeri gücü finanse etmeğe çalıştıysa da Yeniçerilerin ve sekbanların maaşlarını ödemekte sürekli güçlük çekti.

Atlantik ekonomisi üzerinden akan altın ve gümüşün yarattığı enflasyonist baskı, hem devletin vergi gelirlerini hem de paranın değerinin düşmesini beraberinde getirdi. Devlet paradaki gümüş miktarını düşürerek bu soruna bir çözüm üretmeye çalıştı ancak bu da paranın alım gücünün düşmesine sebep oldu. Bu durum Yeniçerilerin –zaten genelde gecikmeli olarak ödenen- maaşlarıyla geçinebilmesini imkânsız hale getirdi. (1) Artan piyade ihtiyacıyla devşirme dışı Ocağa girişler ve (2) paranın alım gücünün düşmesine paralel olarak artmayan ve yetersiz kalan Yeniçeri maaşları sonucu Ocak üyelerinin sadece askerlikle uğraştıkları ‘ideal’ portre ortadan kalktı. Osmanlı tarihçiliğinde “bozulma”, “çürüme” diye adlandırılan bu esnaflaşma süreci, esasında Yeniçerilerin hayatlarını idame etme çabasından ve çeşitli esnaf gruplarının Yeniçerilik avantajlarından faydalanmaya çalışmasından başka bir şey değildi.

Yeniçerilerin esamelerini satmaya başlamaları, Yeniçeri ayrıcalıklarından faydalanmak isteyen grupları da Ocağın üyesi, en azından destekçisi durumuna getirdi. Bu esamelerden çokça elinde bulunduran Osmanlı uleması da, esameleri sayesinde kazandıklarını korumak üzere uzunca yıllar Yeniçerilerin müttefiki oldu.[4] Anadolu’dan gelmiş, işsiz gençler de çeşitli cemaatlerden güçlü Yeniçerilerin yanına yamak/taslakçı olarak girmişlerdi.

Tüm bu gelişmeler Yeniçeri hüviyetinin tamamen yeni bir boyuta ulaşmasını sağladı. Özellikle Bektaşilik bağlarıyla yoldaşlık metafiziklerini kuran Yeniçeriler, sosyo-ekonomik hayatta da hızla önemli pozisyonlar elde edip, şehir hayatına kritik bir parçası oldular. Geniş yelpazeli ilişkiler ağı kurdular. Böylece Osmanlı siyasetindeki rolleri de değişti.

Tarihçilerin genel kanısı Yeniçerilerin esnaflığı beceri ve uzmanlık gerektirmeyen, vasıfsız emekle yapılacak işlerle sınırlı olduğu yönündeydi. Ancak güncel çalışmalar bu kanıyı yalanlıyor. Bu çalışmalar sayesinde, her ne kadar hamallık, kayıkçılık, amelelik vb. gibi beceri gerektirmeyen işlerde Yeniçerilerin büyük etkinliğinin olduğunu bilsek de, alt-orta ve üst seviyeli esnaflık, tüccarlık, gerek loncaya bağlı gerek bağımsız zanaatkârlık ve kredi/borç para sağlama işlerinin Yeniçeriler tarafından yapıldığını da görüyoruz.

Örneğin 1802 yılına ait bir kayıt İstanbul’da 6,500 kayıkçı olduğunu, bunların 5,151sinin Müslüman, Müslüman kayıkçıların 2,063’ünün de askeri unvanlar taşıdığını gösteriyor.[5] Bu bilginin sadece kayıtta askeri unvanı olarak yazılanları tespit edebilmemizi sağladığını, ve başka (efendi vs) unvanlarla kaydedilen Yeniçerilerin de olabileceğini düşünürsek 1802 yılı İstanbul’unda her 3 kayıkçıdan en az 1’inin Yeniçeri olduğunu söylemek gayet mantıklı olur. Kayıkçılar örneğinde görülen Yeniçeri ağırlığı İstanbul’un bütün taşıma işlerinde de kendini gösterir. İstanbul’un kayıkçıları, hamalları vs. ya Yeniçeridir ya da taslakçı, çırak vs.dir.

Sunar’ın Yeniçeri Kalemi Defterleri üzerine yaptığı çalışmada gösterdiği rakamlar dikkat çekicidir. Buna göre 96. cemaat’in 1815/16 kaydında esamesi bulunan 1,297 Yeniçeri’den  483’ünün aynı zamanda çeşitli esnaf unvanlarına sahip olduğu görülmektedir.[6] Elinde 44 esame bulunduran Civelek Ahmed Ağa’da bu cemaate ait kayıtlardan çıkan bir diğer önemli detaydır. Bu durum Yeniçeri esamelerinin bir tür yatırım aracı işlevi gördüğünü de gösteriyor. Sepetçi esnafından olan Civelek Ahmed Aga elinde bu kadar esame bulundurmak suretiyle bir taraftan Yeniçeriliğin getirdiği vergi mükellefiyetlikleri gibi ayrıcalıklardan faydalanırken diğer taraftan da Yeniçerilikle doğrudan organik bir bağ kurup çıkarlarını korumak için büyük faydasını göreceği bir ilişkiler ağının parçası oluyordu.

İnşaat sektörü iste Yeniçerilerin en aktif olduğu alanlardandı. Bu sektörde tekellerini kuran Yeniçeriler tepki de çekiyorlardı. Tekel kurmanın rahatlığıyla daha az çalışıp, daha çok ücret talep eden Yeniçeriler, inşaat sahibinin gerekli malzemeleri kendi yoldaşlarında almasını da sağlıyordu.[7] Sektördeki tekellerini kıskançlıkla savunan Yeniçeriler, kendilerinde başkasına yaptırılan inşaat alanlarını basıp, işin kendilerine verilmesi için işverene baskı uygulayabiliyorlardı.

Yeniçeriler ve Fenerli Rumların ortaklığıyla Moldova-Eflak’tan İstanbul’a büyük miktarlarda tahıl ticareti de yapılıyordu. Bu örnek hem Yeniçerilerin dâhil olabileceği ticaretin ne kadar büyük seviyelerde olabileceğini gösterirken(bu bölgeden gelen tahıl İstanbul’un iaşesi için kritik öneme sahiptir) hem de bu iş için nasıl ticari ilişkilere girebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Sunar, III. Selim’in Nizam-ı Cedid’e ilaveten gelir sağlamak için bu tahıl ticaretinde yeni bir düzenleme yapma çabasına Yeniçerilerin gösterdiği tepkiyi işaret eder[8] ve III. Selim’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan Kabakçı Mustafa İsyanı’nında eski Hububat Nazırı Hacı İbrahim Efendi’nin nasıl isyancılar tarafından İstanbul sokaklarında sürüklendiğini ve Müslim ve Gayrimüslim halkın ona olan tepkisini küfürler ve tükürüklerle gösterdiğini anlatır.[9] İstanbul’un iaşesini riske atmak halkın, bu iaşe işinden Yeniçerileri tasfiye etmek Ocağın büyük tepkisine neden olmuştur. Eklemek gerekir ki, Yeniçerilerin bu büyük ticaretteki paylarının yanı sıra İstanbul’daki fırıncılık işlerinde de büyük payları vardır.

Zanaatkârların örgütlendiği loncaların içinde Yeniçerileri de görmek şaşırtıcı olmamalıdır. Devletin narh baskılarına direnmek üzere loncaların Yeniçerileri yanlarına çekmesi mantıklı olacaktır. Ekonomik hayatın her köşesine nüfuz etmekte olan Yeniçerilerin lonca hayatı dâhilinde beceri gerektiren zanaatlara atılması da gayet makuldür. Bu karşılıklı çıkar ilişkileri sayesinde 1600’lü yılların ortalarından itibaren Yeniçerilerin loncalara kabul edilmeye başladığını görüyoruz. Yi’nin gösterdiği üzere 1660’lı yıllarda İstanbuldaki 37 loncadan 18’inin askeri unvanlara sahip üyeleri olduğunu tespit edebiliyoruz.[10]  Lonca teşkilatlarındaki Yeniçeri varlığı, onların beceri gerektirmeyen vasıfsız işçilik ve seyyar satıcılık gibi mesleklere yöneldiğini ve beceri gerektiren zanaatlarla uğraşmadıkları iddiasını çürütüyor.

Yeniçerilerin kredi sağlama işinde de etkili oldukları görülüyor. Cemaatlerin ortak kullanımı için kurulan ve burada toplanan paraların işletildiği sandıklar sayesinde önemli bir finans kaynağı durumunda olan Yeniçeriler, devrin, özellikle alt ve orta seviye esnaf ve tüccarlarına borç para sağlayan en önemli kaynaktır. Ocağın kaldırılışından sonra devlet, Ocağa borçlanan kişilerin bu borçları devlete ödemeleri gerektiğine karar verip, bunları toplamak için muhasebe kayıtları hazırlatmıştır. Buna göre 224 kişinin Ocağa borçlandığını ve toplam borçlarının 175,123 kuruş olduğunu görüyoruz. Bu 224 kişiden sadece 46sının tüccar veya esnaf unvanının olmadığı görülüyor. Bunların 10’u küçük rütbeli Yeniçeri zabitleri, 1’i imam, 2’si de kadındır. Kalanların ise meslekleri hakkında bilgi sahibi olunamıyor[11] Bu bilgiler şuna işaret ediyor; Ocak önemli bir borç kaynağıdır, tüccarlar ve esnaflara yoğun miktarda kredi sağlıyor, bunlar dışında yoldaş Yeniçerilere de para sağladığı gibi kadınların da borç almasına imkân tanıyor.

Borç sağlamanın yanı sıra Yeniçeri cemaatlerine ait çok sayıda hane olduğu görülüyor. Özellikle genç, göçmen, bekâr erkeklerin kaldığı gediklerin sayısı dikkat çekici derecede fazla –ki aşağıda görüleceği üzere bunlar merkezi devletin “fitne fesad yuvası” olarak gördüğü ve yok etmeye çalıştığı bekar odaları durumundadırlar.

Kasıtlı olarak sona sakladığım ve Yeniçeriler bağlamında önemli bir yere sahip olan bir kurum daha var: kahvehaneler. Yakınçağın en temel kamusal alanlarından olan kahvehaneler, sosyalleşmenin yaşandığı, bilginin aktarıldığı ve propagandaların yapıldığı yerler durumundadırlar. Çeşitli sosyal sınıf ve gruplardan kişiler bu kahvehanelerde yan yana gelerek etkileşime girerler. Hem Patrona Halil İsyanı’nda hem de Kabakçı Olayı’nda isyankârların önderlerinin kahvehane sahipleri olması bu bakımdan şaşırtıcı sayılmamalıdır.

Cengiz Kırlı, Eyüp/Hasköy ve Boğaziçi’nde tespit ettiği 214 kahvehanenin 73’ünün askeri unvanlara sahip kimselere ait olduğunu gösteriyor. Kırlı’nın tespitlerine göre bölgede her 5 müslüman esnaftan 1’i Yeniçeri iken, her 3 kahvehaneden 1’inin Yeniçeriler tarafından işletildiğini ve esnaflık yapan Yeniçerilerin yarısının (2 Yeniçeriden 1’i) kahvehane işlettiğine işaret ediyor.[12]

Kahvehanelerin Yeniçeriler için ayrı bir önemi olduğu açıktır. Her Yeniçeri cemaatinin kahvehanesi ayrı ayrı iken, bu kahvehanelerde mensubu oldukları cemaatin simgesi görülecek bir yerde bulunurdu. Ayrıca kahvehane sahibi olabilenler Yeniçeriler arasında güçlü ve itibar sahibi olanlardı. Bu da kahvehane sahibi olmanın ayrıcalıklı bir iş olduğunu gösteriyor.

Buraya kadar sayılanlar Ocak’ın Osmanlı sosyo-ekonomik hayatındaki yerini ve diğer sosyal gruplarla kurduğu bağları özetlemeye çalışıyor. Görüldüğü gibi Yeniçeriler Osmanlı ticaret hayatının en altından en üstüne kadar her kademede yer alabilen bir grup. Bu da onları devletin ekonomik müdahalelerine ve politikalarına karşı çıkma ihtimallerini artırıyor. İttifak halinde olduğu grupları da bu karşı çıkışlarda yanına aldığı gibi, propagandasını rahatça yayabileceği kamusal alanlara da sahip bulunuyorlar. Bütün bu bileşkeler bir araya geldiğinde Yeniçeri Ocağı’nı Osmanlı siyasetinde önemli bir aktör konumuna yükseliyor. Atamalar, ekonomik ve siyasi kararlar, savaş kararları, vergilendirmeler, narhlar ve aslında merkezin yapacağı her şey, bu Yeniçeri faktörü göz önüne alınarak yapılmak durumundaydı. Aksi takdirde Yeniçerilerin isyandan çekinmeyecekleri açıktı. İlk ciddi isyanları Buçuktepe Vakası olan Yeniçerilerin çok defalar padişah hall’ etmeye ve bol bol memur kellesi istemeye(-ve almaya) varan radikal baş kaldırılışları, onları, merkezi devletin gözünde daha korkutucu kılmaktaydı. Bunun yanında önemli bir temsil kuvveti de olan Yeniçeriler, toplumun alt ve orta kesiminden büyükçe bir kitlenin desteğine de sahipti. Başkentte olduğu gibi, Edirne, Erzurum, Ayıntab, Bosna gibi vilayetlerde de şehirlerin en etkili aktörlerinden biriydiler. Bir bütün olarak Osmanlı topraklarındaki tüm Yeniçeriler siyasi, ekonomik ve sosyal hayatta devletin karşısına sürekli dikilebilen bir merkez kaç kuvvetti. Devletin çıkarlarını zedelediği/mağdur ettiği kesimleri rahatça etraflarında toplayabiliyorlardı. Bu durum, merkezileşme taraftarlarının tahammül edemeyecekleri bir muhalif güce işaret ediyordu. Böylece Ocağın kaldırılması merkez aktörlerinin en büyük hedefi haline geldi.


[1] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.34–35

[2] İNALCIK, Halil. “Military and Fiscal Transformation in the Otoman Empire, 1600-1700.” Archivum Ottomanicm VI (1980): s.289

[3] İLGÜREL, Mücteba, “Yeniçeriler”, İA, c.25, s.389

[4] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.19

[5] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.67

[6] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.60

[7] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.34

[8] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.182

[9] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.135

[10] YI, Eunjong, “Guild Dynamics in Seventeenth Century İstanbul.” Leiden: Brill. 2004. s.133

[11] SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.219

[12] KIRLI, Cengiz. “The Struggle over Space: Coffehouses of Otoman İstanbul, 1780-1845.” (yayınlanmamış doktora tezi), SUNY-Binghamton, 2000. s.120

Posted in Dizi, Tarih | Yorum yapın

Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü ve Kaldırılışı (2)

Dizi Notu:

Okul için hazırlamıştım bu ödevi. Mümtaz’er Türköne gibi adamların Yeniçerileri -vesayet tartışmaları çevresinde- TSK ile paralel düşünmesi ve böyle sunması beni deli gibi gıcık ettiğinden burada paylaşayım dedim. Düzenlemeye ve genişletmeye üşendiğim için teslim tarihine iki gün kala hazırlanmış bu ödevi hiç değiştirmeden koyuyorum. Bu haliyle bile sığ TSK-Yeniçeri eşleştirmelerine alternatif bir bakış açısı sunabilir diye düşünüyorum. Typolar ve düşük cümleler için şimdiden özür dileyeyim.

1. Bölüm: Ocağın Kuruluşu ve Yapısı

Yeniçeri ordusu niye kurulmuştur? Hangi ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuştur? Devlet tarafından hangi yükümlülükler Yeniçeri Ocağı’na yüklenmiştir? Ocakla devletin ilişkisi nasıldır? Bu bölümde bu soruların cevaplarını arayacağız.

Ahilik geleneğinden de yararlanan bir tür aşiretler koalisyonu olarak kurulan Osmanlı Beyliği uç organizasyonu özelliklerini ilk dönemlerinde de göstermiş ve hiç ara vermeden gazaya devam etmiştir. Çağdaşı diğer beyliklere görece mütevazi bir güç olan Osmanlı hızlı fetih politikalarıyla hem sınırlarını, hem etkinliğini artırmıştır. Bu hızlı büyüme üzerine (1) iç güvenliği sağlamak, (2) fetihlere katılmak, (3) padişahı gözetmek üzere yeni ve düzenli bir ordu kurulması fikri oluşmuştur.

Burada bir parantez açıp erken dönem Osmanlı siyasetinin derinlerine doğru bir iki adım atmak yerinde olacaktır. Akbörk giydirilerek diğer askeri teşkilatlardan ayrılan, barış zamanlarında da çeşitli görevler görüp maaş alan, doğrudan doğruya padişahın hassa kuvveti olan bu ordunun -Kafadar’ın işaret ettiği gibi- YENİ çeri olarak isimlendirilmesi, kuruluşunun altında yatan en önemli gerekçenin sembolleştirilişidir. Yukarıda da zikredildiği gibi Osmanlı Devleti kuruluşunda bir tür aşiretler koalisyonudur ve Osmanoğulları bir tür eşitler arasında birincidir(primus inter pares). Devletin gelişmeye başlaması ve Osmanlı’nın merkezileşme politikasına yönelmesiyle Yeniçeri Ordusunu kurmasının paralel süreçler olması tesadüf değildir. Bu yeni ordu hanedanın ve çevresindeki siyaseti elitin, diğer aşiret önderlerinin siyaset alanından atılması için kullanılmış güçlü bir silahı konumundadır. Bu nedenle erken dönem Osmanlı padişahları Ocağa büyük önem atfetmişlerdir. Örneğin II. Murat Ocağı; “saltanatın direği, vatanın bekçisi, hazinenin sahibi” gibi sözlerle övmüştür.[1]  Kuruluşunda Osmanoğullarının merkezileşme ve diğer seçkin aileleri ekarte etme araçları olan Yeniçerilerin ileriki yüzyıllarda başlı başına bir siyasi aktöre dönüşmeleri üzerine, onların karşısına da yeni bir ‘yeni’, Nizam-ı Cedid ordusu çıkarılacaktır. Parantezi burada kapatalım.

İşte bu merkezileşme çabalarını uygulamaya geçirmek için oluşturulacak bu yeni orduya yazılacak askerleri sağlamak için esirlerden sağlanan insan kaynağı ve Pençik uygulaması devreye girmiştir. Pençik kelimesi Farsça’daki penc-i yek’den gelmektedir ve beşte bir anlamını taşır. Buna göre devlet savaş ganimetinin beşte birinde hak iddia etmektedir. Özellikle Gazi Evrenos ve Hacı İlbey’in seferleri sırasında esirlerin sayısı iyice artmıştı ve Edirne’nin de fethinden sonra düzenli ordunun kurulması çalışmaları başladı.[2]

Devlet her beş esirden birini, ya da esirin değerinin beşte biri tutarında akçeyi(Resm-i Pençik) alma yoluna gitmiştir. Bu esirlerin 3–7 yıl arası bir süre için Türk ailelerin yanına verilerek Türk ve İslam adetlerini öğrenmeleri sağlanmıştır. Türke verme işleminden sonra, önce Acemi Oğlanı olan bu gençler sonra da (-eğer saray hizmetleri için ayrılmamışlarsa) Yeniçeri unvanını alıyordu.

Kuruluşunda savaş esirlerinden sağlanan insan kaynağıyla oluşturulan Ocağın nüfusu sürekli olarak arttığı için devşirme sistemi devreye girmeye başlar. Yeniçeri Ocağı’nın kendine özgü detaylarından biri de budur. Akdeniz Havzasındaki birçok devlet kölelerden/gulamlardan faydalanmışsa da sadece Osmanlı İmparatorluğu kendi tebaası olan gayrimüslimlerden bu insan kaynağı ihtiyacını karşılamıştır. 7-20 yaş arası gayrimüslim erkeklerden cin gibi olanlar, kel, fodul, köse, doğuştan sünnetli olmayanlar ve şehir görmemişler devşirilir, kırmızı giydirilir ve 100-200 kişilik gruplar halinde İstanbul’un fethinden önce Gelibolu, Bursa, Edirne’ye, fetihten sonra da İstanbul’a gönderilirlerdi. Tek oğlu olan ailelerden veya zaten bir oğlu olmuş ailelerden devşirme için çocuk alınmazdı. Daha sonra Yeniçeriler arasında evlilikler yaygınlaştıkça “kuloğulları” da Yeniçeri yazılmaya başlandı. Ordunun piyade ihtiyacı arttıkça artık taşradan İstanbul’a göç etmiş gençler de Yeniçeri yazılmaya başlandı.

Acemiler günlük 1 akçe, Yeniçeriler de kıdemlerine göre 3-5 akçe alırdı. Ayrıca padişah değişikliklerinde cülus bahşişi ve terakki alırlardı. Değişik olaylar vesilesiyle bahşiş aldıkları da olurdu(örn: yeni padişahın ilk seferi). Kuruluşundan itibaren ateşli silah teknolojilerine sahip olmaları ve bunları sistemli bir şekilde kullanmaları onları benzerlerinden ayıran diğer unsurdur. Çağdaş devletler de ateşli silahları kullanıyorlardıysa da bunu sistemli ve yaygın bir şekilde kullanamamaları Osmanlı’nın karşısında zayıf kalmalarına sebebiyet vermiştir. Yeniçerilerin bir kısmı başkentte bulunurken, bir kısmı da Erzurum, Ayıntap, Gelibolu, Edirne gibi şehirlere dağıtılmış, bazısı sınırlarda ve kalelerde muhafız olarak kullanılırken modern polislik, zabıtalık, gümrük muhafızlığı gibi işleri de Yeniçeriler üstlenmişti.

Yeniçeri ile padişah arasındaki ilişkiyi “nimet-hizmet” çerçevesi etrafında değerlendirmek mümkündür. Yeniçeri sultanın verdiği ulufe ve nimetlere karşılık ona hizmetlerini sunuyor ve kulluk ediyorlardı. Bu nedenle Yeniçeri Ocağı içerisinde mutfak/yeme içme terimlerinin çok öne çıktığını görüyoruz. “Kazan kaldırma”, “çorbayı kabul etmeme”, “akide şekeri”, “çorbacı”, “ustabaşı” gibi mutfak ve yeme içmeyle alakalı kavramlar Yeniçeri kontekstinde esas anlamlarının ötesine geçer.

Son olarak Yeniçerilerin Bektaşilikle kurdukları ilişkiye bakarak bu bölümü bitirelim. Ocağın kuruluşunda “formel yapısıyla bir Bektaşilik olduğu tartışmalı bir husustur.” Bu sebeple Yeniçerilerin ne zaman Bektaşiliğe meyletmeye başladığı bilinmez. 1480’lerde tarihini yazan Aşıkpaşazade Yeniçerilerin Bektaşilikle hiçbir alakası olmadığını iddia etse de sonraki devirlerde bu bağ açık seçik ortaya serilmiştir. Popüler İslam’ın bir formu olan Bektaşilik Yeniçerilerin kendileri için yarattıkları metafiziğin temelidir. Örneğin 1815 yılında doğrudan bir Yeniçeri bölüğünün kışlasında (99. cemaat) kalan Haydar Baba adlı bir Bektaşi dervişinin olduğunu, bu dervişin İran ajanı olma suçlamasıyla sürüldüğünü ve 40-50 kadar Yeniçeri ustasının bunun sebebini öğrenmek üzere ağa kapısına müracaat ettiğini biliyoruz.[3] Bu örnek bize bir Bektaşi dervişinin Ocak kışlasında rahatça yaşayabildiğini, burada yiyip içebileceğini ve eğer başına bir sorun açılırsa Ocak’tan ciddi bir destek alabileceğini gösteriyor. Ocağın “Ocağ-ı Bektaşiyan” olarak da anılmaya başlanması da bu iç içe girişin (interpenetrasyon) göstergelerindendir. Ocakla Bektaşiliğin bu kadar iç içe girişi, Ocağın kaldırılışından sonra Bektaşi tarikatının gördüğü kovuşturmanın da doğrudan sebebidir. Devlet Yeniçeri Ocağı’nı çağrıştıracak her şeyi ortadan kaldırmak için yoğun ve dikkatli bir politika sürdürmüştür.


[1] İLGÜREL, Mücteba, “Yeniçeriler”, İA, c.25, s.389

[2] İNALCIK, Halil. 2009. Devlet-i Aliye: Klasik Dönem(1302–1606). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. s. 57

[3] ÜSTÜN, Kadir. “Rethinking Vaka-i Hayriye: Elimination of the Janissaries On The Path to Modernization” Ankara. 2002. s.42(yayınlanmamış yüksek lisans tezi)

 

Posted in Dizi, Tarih | Yorum yapın

Yeniçeri Ocağı’nın Dönüşümü ve Kaldırılışı (1)

Dizi Notu:

Okul için hazırlamıştım bu ödevi. Mümtaz’er Türköne gibi adamların Yeniçerileri -vesayet tartışmaları çevresinde- TSK ile paralel düşünmesi ve böyle sunması beni deli gibi gıcık ettiğinden burada paylaşayım dedim. Düzenlemeye ve genişletmeye üşendiğim için teslim tarihine iki gün kala hazırlanmış bu ödevi hiç değiştirmeden koyuyorum. Bu haliyle bile sığ TSK-Yeniçeri eşleştirmelerine alternatif bir bakış açısı sunabilir diye düşünüyorum. Typolar ve düşük cümleler için şimdiden özür dileyeyim.

Giriş[1]

 

 

“Hiçbir belge bize o belgeyi yazanın kendisinin ne düşündüğünden – neyin olmuş olduğunu düşündüğünden, neyin olmuş olması gerektiği ya da olabileceğini düşündüğünden, yahut belki yalnızca başkalarının onun neyi düşündüğünü sanmalarını istediğinden ya da hattâ kendisinin ne düşündüğünü sandığından fazla bir şey söylemez.”[2]

 

 

Bu ödevde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışını işlemeye çalışacağım. Doğrudan padişaha bağlı, maaşlı, elit bir askeri birim olarak kurulan Ocağın tarih sahnesinden ‘kazınışı’nın basit bir askeri değişim/yeniden yapılandırmanın (reorganization) çok ötesinde bir anlam taşıdığını savunacağım. Birinci bölümde Yeniçeriler hakkında genel bir bilgi verdikten sonra ikinci bölümde Yeniçeriliğin yaşadığı dönüşümleri ve toplumsal yapıda değişen yerine değineceğim. Üçüncü bölümde Ocağın kaldırılışını işledikten sonra Sonuç bölümüne geçeceğim.

Zaman içinde yaşadığı niteliksel ve niceliksel transformasyonlar sonucunda Ocak mutî bir askeri yapı olmaktan çıkarak siyaset ve ticaret hayatının önemli bir aktörüne dönüştü. Bu dönüşüm, Yeniçerileri, devlet ricalinin alacağı kararları ve benimseyeceği siyaseti şekillendirirken dikkate alması gereken bir merkez-kaç kuvvet(centrifugal force) haline getirdi. Bu sürecin merkezle Ocak arasında (ileride ayrıntısıyla anlatmaya çalışacağım) bir çatışmaya sebep olacağı aşikârdır. Bu çatışmanın içeriği ve tarafları Ocağın ve kaldırılışının tarih perspektifi çevresinde incelenişini derinden etkiledi. Yeniçeriler “gerici”, “reform karşıtı tepkilerin odağı” şeklinde sunulurken, Ocağı kaldırmak için mücadele eden merkez “modernleşmeci”, “ilerici”, “devletin bekası için uğraşan” olarak kabul edildi. Böyle bir ‘siyah-beyaz’ kategorizasyon çevresinde şekillenen Yeniçeriliğe bakış, dünyanın, Osmanlı’nın ve Yeniçerilerin yaşadığı dönüşümleri ya göz ardı etti ya da bu dönüşümleri bir tür “bozulma”, “çürüme” olarak aktardı ve bu perspektif uzun yıllar boyunca Osmanlı tarihçiliğinde ‘hâkim görüş’ olma konumunu sürdürdü.

Bu bakışın en temel üreticilerinin resmi veya özel Osmanlı vakanivüsleri olduğunu söylemek mümkündür. Merkezi devletin ya doğrudan emrinde olan, ya da dolaylı olarak ona bağlı olan vakanivüslerin bu bağ uyarınca, merkezin “başına bela” olan Yeniçerilere çok da sempatiyle yaklaşmayacağı açıktır. Ocağın kaldırılışında doğrudan rol oynamış Es’ad Efendi gibi kimselerin(-ve onların ardıllarının) yazdığı tarihlerde Ocak “fitne fesad yuvası”, “eşkıya ve ayaktakımı”, “din ve devlet düşmanı” gibi sıfatlarla anılacak ve merkezin siyaset üzerindeki tam hâkimiyeti savunulacaktır. Bu tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı günlerinde Yeniçerilerin payının olduğunu söylense de, o dönemler “bir altın çağ” anlatısı çerçevesinde dizayn edilip, Yeniçerilerin artık o çağdaki gibi disiplinli, düzenli, becerikli ve “mutî” olmadıklarına işaret edilir. Bir diğer önemli vurgu noktası Yeniçerilerin eşkıyalıkları, zorbalıkları ve toplum hayatına verdikleri zararlardır. Eski ihtişamı sarsılmaya başlamış olan devletin düştüğü durumun sorumlusu olarak Yeniçeriler bir tür günah keçisi olarak kullanılır ve kaldırılışları her bakımdan meşrulaştırılmaya çalışılır. Es’ad Efendi’nin Üss-i Zafer’i, Ahmet Lütfi Efendi’nin Tarih-i Lütfi’si, Ahmet Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet’i vs. gibi tarihler “ayak takımı”(riff-raff) ve “zorba” Yeniçerilerin devlete ve halka verdiği zararlar sert bir tonla sıralanır ve Ocağın kaldırılışının haklılığı savunulur.

1940’lı yıllardan itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarihçileri arasında Osmanlı’yı yeniden keşfetmeye doğru bir meyil başlar. Dönemin ilerlemeci/modernleşmeci/batılılaşmacı algısına paralel olarak tarihçiler, Cumhuriyet modernleşmesinin Osmanlıdaki kökenlerini aramaya başlarlar. Bu tarihçiler hem modernleşmeci, batılılaşmacı politikaların taraftarı olduklarından hem de inceledikleri resmi Osmanlı belgelerini kritik etmeden geçip, vakanivüs tarihlerini sorgulamadan kullandıkları için gerçeğin bütününü ıskalamışlardır. Bu belgeleri ve tarihleri tarihin kullanımına sokmalarıyla önemli bir iş yapmışlarsa da eleştirel bir bakış geliştiremedikleri için bütünlüklü bir tespit yapmaktan aciz kalmışlardır. “Osmanlı Devleti Teşkilatı’ndan Kapukulu Ocakları”(Ankara, 1983) adlı eseriyle İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Enver Ziya Karal gibi isimleri bu grupta zikredebiliriz.

Aynı çalışma şekillerine sahip ancak farklı motivasyonlara sahip bir başka tarihçi grubu da “muhafazakar-sağ” diye kategorileştirebileceğimiz kesimdir. Özellikle 1950’li yıllardan itibaren oluşmaya başlayan bu grup yeni Cumhuriyet’in resmi ideolojisi tarafından dışlanmış/ötekileştirilmiş sınıf ve kimliklere ait olduklarından Osmanlı’yı bir tür sığınma limanı olarak görmüşler ve Osmanlı tarihini bu bakış açısıyla incelemişlerdir. Bu kesiminin temel eğilimi Osmanlı vakanivüslerinin sağladığı bilgileri yeniden üretip dolaşıma sokmaktır.

Bu arada sol tandanslı çeşitli gruplar da Osmanlı-Türkiye tarihine dair çeşitli görüşler ortaya atmışlarsa da ana eğilim Osmanlı ve Tükiye Cumhuriyeti’nin resmi söylemlerini itiraz eden bir duruş göstermemiş, doğrusal bir ilerleme mantığından kopamamış, hatta bir kısmı güncel siyasi savunularını ön plana çıkararak görüşlerinde “ordu öncülüğünde ilerleme”³ fikrini savunmuşlardır. Bu grubun getirdiği yenilik ise genel tarihçilikte sıkça görülen; sadece elit, üst kesimin siyasi manevra ve mücadelelerini anlatmakla sınırlı perspektifine yeni açılımlar getirmeye çalışmasıdır.[3]

Yabancı tarihçilerin Osmanlı ve Türkiye modernleşmesinin incelenmesine dâhil oluşları da dikkat celp etmektedir. Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasında Batının ideologları durumunda olan bu kimseler, sadece Batıya ait olduğunu varsaydıkları “ileri”  algılarını Osmanlı Tarihine de uygulamış, sık sık “ilerici-gerici” karşılaştırmasını kullanarak bütün diğer kriterleri, sosyal ve siyasal çekişmeler, siyasal elit harici grup ve sınıfların durumunu göz ardı etmişlerdir. Bu mantıkla batılılaşma sürecinde ve bu bağlamda yapılan veya yapıldığı söylenen her şeyi “mutlak iyi” diye kategorize ederken aksini “gerici, muhafazakar” olarak nitelemişlerdir. Bernard Lewis ve “The Emergence of  Modern Turkey” adlı sık sık atıf alan kitabı bu akımın en sembolik örneğidir.

Yukarıda sayılan tarihçilik modellerinin çerçevesiyle incelenen Ocağın kaldırılışının Vaka-i Hayriye olarak anılmasına şaşırmak güç. Bu akım ve anlayışlar çerçevesinde Yeniçerilerin; ayak takımı, zorba, yobaz, gerici, eşkıya, çapulcu, çürümüş, bozulmuş, asi gibi sıfatlara layık görülmesi de yakın zamana kadar olağan görülüyordu. Ancak resmi söylemlere kritik bir bakış açısı getirip tarih anlatısının içine siyasal elitin dışında kalan kesimleri de sokmaya başlayan sosyal bilimcilerin çabasıyla Vaka-i Hayriye söylemi derin yaralar almış durumda. Osmanlı’nın siyasal ve sosyal yapısındaki dönüşümleri göz ardı etmeden, altın çağlar (-ve buna bağlı olarak karanlık çağlar) yaratmadan ve durumları, olayları ve beklentileri toplumun hemen her kesimini dikkate alarak işlemeye çalışan bu yeni akım Ocağa bakışta yeni açılımlar getirmiştir. Şerif Mardin, Taner Timur, Cemal Kafadar vs. gibi isimlerle başlayan bu açılımlar görece genç jenerasyondan Mehmet Mert Sunar, Cengiz Kırlı, Gültekin Yıldız vs. gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla geliştirilmiştir.


[1] Bu bölümde verilen bilgiler için bkz: YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.1-14, SUNAR, Mehmet Mert. “Cauldron of Dissent: A Study of the Janissary Corps (1807-1826)” New York. 2006. s.1-22(yayınlanmamış doktora tezi), ÜSTÜN, Kadir. “Rethinking Vaka-i Hayriye: Elimination of the Janissaries On The Path to Modernization” Ankara. 2002. s.1-23(yayınlanmamış yüksek lisans tezi)

 [2] Carr, Edward H. Tarih Nedir? İstanbul: İletişim Yayınları: s.19

[3] YILDIZ, Gültekin. “Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1839)”. İstanbul: Kitabevi Yayınları. 2009. s.11

 

Posted in Dizi, Tarih | Yorum yapın