2002 yılında AKP tek başına hükümet kurup ardarda AB’ye uyum için çeşitli yasalar çıkarmaya başlayınca AKP ile Türkiye’deki vesayet rejimiyle derdi olan demokratlar arasında -neredeyse içgüdüsel- bir ittifak oluştu. Özellikle Ergenekon Operasyonu’yla doruk noktasına çıkan bu ittifak, çeşitli vesilelerle(Ermeni Konferansı, Başbakan’ın ‘Ya Sev, Ya Terk et’ mealli açıklamaları, ’100 bin kaçak Ermeni işçiyi kovarız’ tehtidi ve en son kezbanlıktan sorumlu bakanımız Aliye Kavaf’ın ‘Eşcinsellik hastalıktır’ şeklindeki osuruktan açıklamaları vs. gibi…) yoğun şekilde eleştirildi. Ulusalcı tayfanın ‘YANDAŞLAR!’ kelimesiyle özetlenebilecek sığ tepkilerini bir kenara bırakırsak, -özellikle- solun çeşitli kesimlerinden ‘bu herifler demokrat, özgürlükçü falan değiller, sizi kandırıyorlar’ şeklinde garip eleştiriler geldi.¹
Hemen baştan söyleyeyim. Kimsenin kimseyi kafaladığı falan yok. Herkes, AKP’nin de yeri gelince ne kadar milliyetçi olduğunun ve işine gelmediği anlarda/konularda(örn. seçim barajı) demokratik açılımlardan nasıl uzak uzak kaçtığının farkında. Cemil Çiçek gibi, Vecdi Gönül gibi devlet fetişisti heriflerin de bu partinin yönetiminde söz sahibi olduğu da sır değil. Bıyıklarını sevdiğim Başbakanı da bir gün ‘Dersim Katliamı’ndan bahsederken, ertesi gün ‘Benim ecdadım soykırım yapmaz’ diye saçmalayabiliyor, evet. İnsanlar durumun farkında.
Ama ortada iki kritik mesele var. Bir; vesayetçi koalisyon faaliyetlerine tam gaz devam ediyor. Bir taraftan ‘yüksek yargı’nın (çeşitli anayasa değişikliklerini -gerekirse yetki ihlali yaparak- iptal etmek, yeni bir kapatma davası açmak, halihazırda yürütülen davaları sabote etmek vs. gibi) yarattığı tehdit sürerken, diğer taraftan da askerin 1960′tan beri demokrasinin üzerine çökerttiği kara gölge biraz geri çekilmiş gibi dursa da varlığını hâlâ hissettiriyor. Bugün son demlerini yaşayan vesayet rejiminin körleri(yüksek yargı) ve sağırları(asker) eskiden olduğu gibi ülkede rahatça at koşturabilmek için son kozlarını oynuyorlar.
İkincisi ise AKP’nin ‘muhafazakar’ kimliğine karşı güdülen önyargılarla alakalı. Bir taraftan partinin söyleminde islamın tuttuğu yer, diğer taraftan da -yukarıda da bahsettiğimiz- ideolojisinde barındırdığı milliyetçi/devletçi tını, görece seküler ve bireyci/özgürlükçü kitleyi irrite ediyor. Bu irritasyon, -özellikle sola yakın kesimleri paniğe sürükleyen- ‘dönek’ olarak algılanma korkusuyla birleşince baştaki önyargıyı ikiye katlıyor. AKP’nin (2003-2004 AB reformları, Emesya Protokolü’nün iptali veya yakın zaman içinde referanduma sunulacak olan anayasa paketi gibi) bir hamlesini desteklemek ve vesayet rejimine karşı AKP’nin yanında durmak, ‘yandaşlık’, ‘AKP yalakalığı’, ‘satılmışlık’ gibi sıfatların muhattabı olmak demek olduğu için(ya da öyle sanıldığı için), sanki ortada sadece iki cephe varmış da, o ikisinden biri seçilmek zorundaymış gibi bir hava oluşturuluyor.
Esasta ise öyle bir şey yok. Bir partinin bir konu hakkında yürüttüğü politikayı desteklemek, o partinin her konu hakkındaki her görüşünü/eylemini onaylayıp benimsemek anlamına gelmez. Desteklenen politikanın ise ‘madem destekleniyor o zaman eleştirilemez’ diye algılanması da söz konusu değil. AKP’nin -örneğin- Ergenekon Davası’nın arkasında durmasını desteklersin, ama davanın eksiklerini, yanlışlarını da eleştirirsin. Baskın Oran’ın 07.09.2008′de, Devrim Sevimay’a verdiği röportajdan alıntı yapalım:
DS: Peki, acaba siz de kendi kendinize şunu hiç soruyor musunuzdur: “Ya ben de biraz fazla mı AKP’yi destekler oldum” diye?
B.O: Son derece meşru bir soru bu ama çok saf. Bana ne AKP’den yahu? Ben AKP’yi 2002 Kasım-2004 Ekim arası destekledim, çünkü AB uyum paketlerini çıkardılar. Bir de 2005’te Boğaziçi’nde Ermeni Kongresi’nin toplanmasına izin verdikleri zaman. O Cemil Çiçek’e rağmen.
DS: Ne zaman bitti desteğiniz?
B.O: 2005’ten sonra bitti, çünkü kendi reformlarından korktular. İzmir argosuyla fıydılar. Tüydüler. Ta ki Ergenekon patlayana kadar, Ergenekon patlayınca yine destek verdim.²
Blog’daki alıntılardan da anlaşılacağı gibi(1, 2, 3) yakın zaman önce Roni Margulies’in ‘Kalpsiz Dünyanın Kalbi’ kitabını okudum. Margulies, ‘Müslümanlar için Seçmeli Bir Sınav’ başlıklı yazısında, Irak, Filistin ve Lübnan’a açılan savaşlara karşı Türkiye’de yapılan savaş karşıtı eylemlere değiniyor ve solun bazı kesimlerinin, bu eylemlere gelen ‘müslüman’ desteğine karşı gösterdiği ‘onlar özlerinde savaş karşıtı değil, müslümanlar ölüyor diye sokağa çıkıyorlar’ şeklinde özetlenebilecek tepkilerini eleştiriyor:
Yahu, Allah rızası için, Müslümanların tutarlı olduklarını kanıtlamaları niye gerekiyor? Allah’a inananlar meydanlara kendilerini sosyalistlere kanıtlamak için mi geliyorlar, yoksa Ortadoğu’da olup bitenlere karşı olduklarını Türkiye’yi ve dünyayı yönetenlere haykırmak için mi? Ayrıca, niye özellikle Müslümanlar? Güvenilmez oldukları için mi?³
Bence Margulies’in eleştirisini aynen bu konu için de kullanabiliriz, çünkü arada güçlü bir paralellik var. Savaş karşıtı eylemlerde meydanı müslümanlar doldurunca ‘müslümanlar, anti semitist eylemelerine savaş karşıtlarını da alet ediyor’ diyenler, o veya bu sebepten Türkiye’de yerleşik vesayet rejimiyle derdi olan AKP’ye gelen demokrat desteği ise ‘Faşist AKP sivil dikta kurmak için saf demokratları kullanıyor’ diyorlar. İçinde bir miktar naiflik taşıdığını umduğum, hakkaniyetsizlik yorumlar bunlar.
Bitirirken fazlaca önemsediğim bir konuya da değineyim. Türkiye gibi toplumun çehresi hızla değişen bir ülkede ve AKP gibi -Özal’ın ANAP’ı kadar keskin çizgilerle ayrılmış olmasa da- çeşitli grupların bir araya geldiği koalisyonumsu bir partinin destekçilerini tek tip insanlarmış gibi algılamak büyük hata olur. Hele bu algılayış ‘Bir Cemil Çiçekler sürüsü’ şeklindeyse hata payı ikiye katlanır. AKP seçmeni olsun ya da olmasın, Türkiye’de adına liberal denen adamların bir çoğundan daha özgürlükçü, daha demokrat olan önemli bir şehirli müslüman grubu var ve bu insanlar Türkiye’nin değişiminde/dönüşümünde en az seküler demokratlar kadar önemli bir rol oynuyorlar.
¹ Burada bi parantez açıp örnek vereyim istedim. Ergenekon Operasyonu en şatafatlı günlerindeyken Nuray Mert, ‘Bazı arkadaşlar gaza geliyorlar, gelmesinler. Bu AKP bir derin devleti tasfiye edip yerine kendisine bağlı başka bi derin devlet getirecek’ şeklinde özetlenebilecek yazılar yazmıştı. Mert’in hatalı olduğu yerler: (1) Tespitini tamamen niyet okuma üzerine kuruluydu, (2) vesayete karşı mücadele eden grupların edindiği tecrübeyi hiçe sayıp, birinci vesayet cumhuriyeti’nde yaşananların, ‘ikinci cumhuriyet’te de aynen tekrar edeceğini varsayıyordu, (3) ‘bir derin devlet gider, diğeri gelir’ diyerek halihazırda varolan derin devlete karşı mücadele etmenin anlamsız olduğunu ima ediyordu.
³ Margulies. Kalpsiz Dünyanın Kalbi. s.28
güzel tespitler dostum. (bu arada, ff’nin boynu altında kalsın. blogistan’da ne güzel iletişiyorduk!)
Ehehe sağolun metin bey abi.
Agzina saglik.
Eyvallah abi.