Sırrı Süreyya Önder Radikal’de “Sağdıç emeği” başlığını attığı bir yazı yazdı. Sırrı’nın özetle: “Referandum sürecinde ‘Yetmez Ama Evet’ sloganı etrafında toplanan gruplar esasında iktidarın payandalığını yapmak dışında başka bir şey yapmadılar, utansınlar!” dediği bu yazıya Taraf’tan Roni Margulies cevap verdi: “Asıl MHP ve -özellikle de- CHP’yle saf tutan “solcular” utansın!” (“Kim kimin sağdıcı?”). Margulies’in yazısına da Sırrı Süreyya’dan “Roni Margulies’in gıcırdayan teşhisleri” başlığıyla -dönek iması vurgulu- bir cevap geldi.
Bu dandik polemik bi süre daha devam eder heralde. Etsin bakalım. Ben içerikle ilgili değilim. Daha çok bu tür bir tartışmanın yaşanabilmesini sağlayan ortamın nasıl oluştuğunu merak ediyorum. Burada “merak ediyorum” derken hinlik yapmıyorum yalnız, “aslında merak etmiyorum ya, biliyorum nasılını niyesini, iki satır aşağıda anlatacağım” tırtlığını yapmayacağım. Harbi harbi merak ediyorum. Bir iki fikrim var, hafiften onları yazacağım, yazarken de belki aklıma yeni bir şey gelir diye yazıyorum. “Sesli düşünüyorum” gibisinden başka tür bi tırtlık bu da. Neyse.
Sırrı’yla Roni’nin; (1) Kürt Sorunu, (2) Ermeni Soykırımı, (3) Alevi meselesi, (4) Milliyetçilik, (5) Kemalizm ve vesayet, (6) İşçi hakları, (7) Hak ve Özgürlükler gibi temel başlıklar hakkında bir fikir ayrılıkları var mı? Ben bugüne kadar bu konular hakkında farklı bir laf ettiklerini görmedim. Bütün gürültüye rağmen ne Roni liboş, ne de Sırrı ÖDP-TKP tipi ‘ulusalcı sosyalist’.
Neşeli Günler(1978) filminde birbirlerini çocukluk dönemlerinden beri görmemiş iki kardeş(Ahmet ve Mehmet) yıllar sonra bir vesileyle kavga ederler ve amcaları da(Ziya) kavgayı görüp “SİZ KARDEŞSİNİZ LAN!” diye bağırarak onları ayırır. Sonra da mutluluk falan. Tabi bunu Ziya ayağına yatmak için anlatmadım. Öyle birlik beraberlik sevdalısı biri sayılmam.
Roni’yle Sırrı’nın(ve bu ikisinin temsil ettiği sol anlayışların) durumu Ahmet-Mehmet kavgası/kavuşmasının zıttı gibi bir şey. Birbirlerini tanıyamadıkları için değil, gayet iyi tanıdıkları için kavga ediyorlar. Belli ki varmayı umdukları yer de bir ‘kavuşma’dan ziyade ‘steril bir kopuş’. İki taraf da diğeriyle olan farkını ısrarla vurgulamaya çalışıyor. Bahsedilen farkın da bir nüans olmadığını ispatlamak en büyük dertleriymiş gibi görünüyor. Yani satır aralarında verdikleri ortak mesaj: “Biz Yin ve Yang gibi değiliz. Biz Masa ve Leblebi gibiyiz” şeklinde.
Huntington medeniyetleri çatıştırırken Rusya, Meksika, Türkiye gibi ülkeleri “yırtık” diye tanımlıyor. Bu yırtıklıktan olsa gerek Türkiyede insanların ayrışabilmeleri kolaylaşıyor, bir kaç etken bu iş için yeterli oluyor sanki.
Mesela solun diğer görünümleriyle kurulan ilişki tipi, bu etkenlerden biri olabilir. Roni’nin temsil ettiği sol anlayış hem güncel sol hareketlere, hem de Türkiye’deki solun tarihine ve bu tarihin simgesi durumundaki akım ve kişilere bakışı fazlasıyla eleştireldir. Bazı öküzlerin “devrimci değerlerimize hakaret ediyorlar” diyerek bu insanlara saldırmaları da Roni’nin (-ve diğerlerinin) eleştirilerinin çok da haksız olmadığını gösteriyor. Diğer taraf için benzer bir şey söylemek zor. En fazla yarımağızla özeleştiri çağrısı yaparlar.
İki tarafın paylaştığı düalist algı da bu ayrışmanın etkenlerinden biri olabilir gibime geliyor. Bir kanat “Ya demokrasinin yanındasındır ya da karşısında” kafasındayken diğer taraf da “ya hükümete yandaşsındır ya da muhalif” zihniyetiyle konuşuyor. Bu da sığ indirgemelere ve sıkıcı didişmelere sebep oluyor. Bu durum bir adım sonra işi öncelik meselesine getiriyor. Önce Demokratik Mücadele vs. Önce Emeğin Kurtuluşu gibilerinden yani. Bunları şöyle açabiliriz: “Tabii ki emekçiler için de mücadele edeceğiz ama emekçilerin sesini duyurabilecekleri bir demokratik ortam yaratmadan bunu başaramayız”a karşı “Demokrasi için elbet uğraşacağız ama bunu yaparken emekçileri unutup iktidar için çarpışanların savaşında taraf tutamayız.”
İktidarla kurulan ilişki de bu kapsamda bahsedebiliriz sanırım. Bir grup yeri geldiğinde hükümetin bir işine açıkça destek verdiğini belirtmekten çekinmezken diğer taraf muhalif kimliğini her zaman önde tutma derdinde.
Görebildiklerim şimdilik bunlardan ibaret. Bunlar böyle bir ayrışmanın nedenlerini tamamen açıklamaktan aciz tespitler. Tek yapmaya çalıştığım şey o “mutlak aydınlanma”yı sağlayabilecek ufak ipuçları yakalamak. Şimdi bunları bir yere bağlayalım.
“Solda ayrışma” denen şey Türkiyenin son kırk-kırkbeş yılının rutin olaylarındandır ve genelde “aman bu solcular ne zaman birlik olup devrim yapacaklar” diye hayıflanma konusudur. Bu ayrışmalar esnasında ayrılan taraflar “artık sırtımızdaki yüklerden kurtulduk, haftaya devrim yapmamamız için hiçbir neden kalmadı” şeklinde mala bağlarlar. Esasında olansa bir ekmeğin ikiye bölünmesi gibi bir şeydir; iki parça da hala ekmektir yani. Sırrı Süreyya ve Roni’nin temsil ettikleri ayrışma bana bu bakımdan biraz farklı görünüyor. Yani Türkiye’de güçlü bir sol hareketin illaki ortaya çıkacağını varsayacaksak -ki yok öyle bir mecburiyet- bu ikilinin temsil ettiği taraflar arasındaki çatışmadan damıtılacak söylem ve ideoloji bunda etkili olabilir. Haydi hayırlısı.
Tespitlerinizze katılıyorum ve son zamanlarda yapılan en iyi analizlerden bir tanesi olarak kabul ediyorum.