Sıradanlık ve sıkıcılık bakımından Türk dizi sektörünün ortalama ürünlerinden biri Muhteşem Yüzyıl. Ama olaylar Topkapı Sarayı’nda geçiyor ve ana karakter Sülüman dı Megnıfisınt ya, bu bayağı dizi bir anda “gündem” konusu oluveriyor.
Türkiye’de tarih romanı, tarih filmi, tarih dizisi gibi şeylerin belli bir kalıbı vardır. Türk kahraman aynı anda iyi, şefkatli, gururlu, adil, cengaver ve aşırı iyilikten dolayı zaman zaman(sonunda olaya ayılıp işleri çözene kadar) saf bir tiptir. Düşmansa (bizans, çin, avrupalı vs.) mütemadiyen kötü, zalim, adalet tanımaz, korkak, haddini bilmez ve sinsidir. Muhteşem Yüzyıl (benim gördüğüm kadarıyla) klasik kalıbın omurgası diyebileceğimiz bu yapıyı aynen almış. Kalıptan ayrılan noktaları da (entrika dizisi olması sebebiyle) daha çok gri karaktere sahip olması ve İbrahim Paşa üzerinden devşirmelerin kimlik bunalımını irdelemesi(ikincisi hoşuma gitti, yalan olmasın). Ya da şöyle diyeyim, Süleyman’ın savaşları ve siyasetine değinildiği zaman(yani tarihi olaylar konu edildiğinde) kalıp aynen tekrar ediliyor. İş saray içi entrikalara gelince de Yaprak Dökümü’ne bağlıyor.[1]
Dizi böyle, peki tartışma konusu nedir? Dizi başladığından beri bir sürü saçma sapan laf edildi (“Sülümanı içki içiyor gibi gösteriyorlar” vs. gibi) ama en bariz örnek Fethullah Gülen’in diziye gösterdiği tepki oldu:
“46 yıllık saltanat hayatında sadece 1.5 yıl sarayda İstanbul’da kalmış. Bana çok dokundu bu. Bu küstahlar onunla alakalı film çevirdiler. Saygısızlar, terbiyesiz adamlar. Atalarını bu şekilde tahkir eden insanlar…” [2]
Şimdi 1,5 sene olayını Hocaya kim söylemişse ya bilmiyormuş ya da yalan söylemiş direkt. Ama esas mesele bu değil. Esas mesele (1) dizide ne var ki Gülen bu kadar kızmış ve (2) Süleyman hakkındaki bir dizide, gerçekten ona karşı bir saygısızlık olsa bile bu niye Gülen’e dokunsun?
Birinci sorunun cevabı kolay. Dizide resmedilen Süleyman, Hürrem ve saray hayatı Gülen ve diğer muhafazakarlar için yeterinca müslüman görünmüyor belli ki. Onların kitaplarında, gazetelerinde, dergilerinde, televizyonlarında ve dolayısıyla kafalarındaki Osmanlı ile dizide aktarılan görünüm arasında derin farklar var. Dizi mi daha isabetli, muhafazakar inşa mı? Farketmez. Büyük ihtimalle ikisi de o kadar haklı değil. Gerçi dizinin bahanesi var, sonuçta o bir dizi! Yüzde yüz tutarlı ve doğru olmak gibi kaygısı yok. Kemalistlerin getirdiği “bilimi ideolojinin hizmetine sunma”[3] geleneğini devralan Gülen cemaati için bu geçerli değil.
İkinci sorunun cevabı ilkiyle bağlantılı. Muhafazakarların kimlik inşasında Osmanlı’nın yeri hep büyüktü, 80’lerin ortalarından itibaren de iyice büyüdü.[4] Ancak ilginçtir, Osmanlı denilince de hanedanla simgeleştirilen devlet temelli bir algı ağır basıyor.[5] Gayet karmaşık bir medeniyet, her türlü renk, her türlü ton var ama padişahlar bugünün insanının beynine daha bir nüfuz ediyor. Osmanlı hanedanı, bütün bir imparatorluğun simgesi haline geliyor, tüm üyeleri –aynı “öz”e sahip olduklarından- iyilikte ve doğrulukta tutarlı, ve gücün kaynağı olarak algılanıyor.
Bir “altın nesil” peşinde olan Gülen cemaati için bu önem daha fazla sanırım. Zira Osmanlı’nın yaşadığı “altın çağ”, altın nesile gösterilen hedefle çakışıyor. Bir Osmanlı algısı inşa ediliyor ve o algı sayesinde de, inşa edilene uygun yeni/yine bir altın çağ beklentisi ima ediliyor. Bu beklentinin gerçekleşmesi için gereken ise (diğer her şeyden önce) dini bütünlük. Böylece bir tür tenis maçı başlıyor, sahanın bir tarafında tarih diğer tarafında da güncel var. İşin sorunlu tarafı, inşa edilen zihniyette tek bir oyuncunun olması. Oyuncu topu atıp, karşılarken karşısına(tarihe), kendisini örnek alarak oluşturduğu bir şey yerleştiriyor. Ben şu, şu şekillerde müslümanım, altın çağımı yaşamak istiyorum, Osmanlı da müslümandı ve altınçağını yaşadı o zaman o da şu, şu şekilde(aynı bizimki gibi) müslümandı. Zihniyet bu. Bu zihniyetle anlatılan şey de şizofren bir tarih anlayışının eseri. Zıtlıklarla ve çeşitlilikle dolu bir tarihi malzemeyi tutarlı bir kalıbın içine sıkıştırmaya çalışınca şizofreni er ya da geç açığa çıkıyor. “Osmanlı padişahları içki içmez” diyorlar, “II. Murat” cevabını alıyorlar. “Osmanlı padişahlarında şehet düşkünlüğü yoktur” diyorlar, “I. İbrahim Erzincan valisi miydi?” karşılığını buluyorlar. Bir “öz”e atıfla yapılan tespitler, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sürekli sınanıyor ve çıkan sonuçlar asla hoşa gitmiyor.
Ben şizofren bir tenis maçı metaforunu kullandım. Bu dışardan birinin duruma bakışı. İçeriden biri nasıl düşünüyordur acaba? Bana öyle geliyor ki onlar için durum bu kadar kompleks değil. Hepimizin evinde bulunan üçlü prizleri düşünün. Herhalde bir muhafazakar için tarihle güncel, bu üçlü prize takılan iki fiş gibi bir şey. Fişler aynı olacak ki, aynı elektrik alınsın. Aynı elektrik alınırsa aynı lamba aynı şekilde çalışır. Peki elektrik ne? (Bizimki gibi bir) İslam. Karşıdaki fiş kime tekabül ediyor? Hanedanla simgeleşen Osmanlı altınçağı.
Bu algının yanlışlanması çok kolay, çürütülmesi iki mantıklı argümanı olan biri için iş değil. Ama aynı şey hemen hemen tüm kollektif kimlik inşaları için geçerli. Buna rağmen bu kimliklerden vazgeçen de yok. Buna karşılık kimliği sınayan durumlara savaş açmak, karşı çıkmak çok daha kolay geliyor heralde. Farketmez. Bu mantıkla anca şizofren ve iki yüzlü bir altın nesil çıkar ortaya.
[1] “Klasik kalıp” dediğim şeyde kadın, bir birey olmaktan ziyade, bir erkeğin anası/bacısı/sevgilisi(dolayısıyla çocuklarının anası) şeklinde görünür ve hemen hemen tamamen edilgendir. Entrika çeviren habis kadınlar dışında diğer tüm kadın karakterler bu formüle göre yaratılır. Muhteşem Yüzyıl’ın hemen tamamı entrika çeviren kadınlar hakkında olduğu için kalıbın bu özelliğini kısmen sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Yani kadınlar entrikanın merkezine yaklaştıkça bireyleşiyor, uzaklaştıkça A/B/S’leşiyorlar.
[3] Kemalistler hep pozitivist olarak anılırlar ama onların “bilim aşkı” o kadar da saf değil. Bilim ideolojiyi desteklemek için vardır zira ideoloji zaten en bilimsel, en objektif, en doğru temellere dayanır. Kafalarda kurulan bu saçma döngü sayesinde Güneş Dil Teorisi gibi salaklıklara “bilim” denebilmişti. Gülen cemaati de bu zihniyeti kendi görüşüne uydurarak benimsemiş görünüyor.
[4] Bu benim tespitim. Aslında çok da somut bir şeye dayanmıyor, sadece sezgi. Bana öyle geliyor ki, Özal öncesi dönemde muhafazakarların Osmanlı sahiplenmesinin temelinde Cumhuriyet’in laisist rejimine duyulan tepki daha baskın. Özal sonrası dönemde ise denge değişiyor ve “altın çağ” özlemi, görkemli ve refah içinde, büyük bir yapıya duyulan beklenti ağır basmaya başlıyor.
[5] Bunun nedeni de (yine bence) Osmanlı sınıf sisteminin kültür kodlarına iyice işlemiş olması. Bu kodlar etkinliğini hala hissettiriyor. Osmanlı’da iki toplumsal sınıf vardı: Devletlûlar ve reayâ. Reaya devleti finanse eden, vergi veren sıradan halka deniyor. Ayrım böyle olunca devlet (hanedanın devleti) tarihsel materyal olarak güç, iktidar, ihtişam derdinde olanların daha çok işine yarıyor.